16.05.2009

OnBeŞ MaYıS

Ben işim gereği, bir önceki günü çalışırım hep. Yani dün yapılan işlemler, bugün tarafımdan halledilir. Bugün de yaptığım işlere tarih atarken 15.05.09 yazdım ve ani bir FlashBack ile sarsıldım.. bundan tam on sene önce, ilk aşkımla tanışmıştım. O zamanki ajandama yazdığım yazı, kelimesi kelimesine aklımda..15.05.99 tarihi ile... dile kolay, tam on sene...
6 haziranda en yakın arkadaşım evlenecek, antalyada. Ben de ailemle birlikte 5 haziran gecesi antalyada olacağım. Nikah için gün alınırken 19 mayıs istemişlerdi en başta. Hem tatile denk gelir, davetliler de tatili birleştirip fırsattan istifade, denize fln girerler diyerekten. Ben tarihi öğrendiğimde, ilk aşkımı aramıştım.. o da antalyada yaşıyor çünkü. Demiştim ki “15 mayısta orda olacağım ben. Annemler arkadan gelecek, bi otelde kalacağız. Ama 15’i gecesi tek başıma geleceğim ve beni karşılamanı istiyorum.” Kısa bi suskunluk olmuştu aramızda. Benim kafamdan geçenler, onun kafasından da geçti o anda. O zaman kader demiştim. Tam onuncu yılımızda, bizi yine bir araya getiriyor. “bakalım” demişti. “daha çok var mayısa” nitekim düğün tarihi değişti ve ilk aşkım da askere gitti. Onuncu yılımızda beraber olamadık ama, olabileceğimiz ihtimali ikimizi de sarstı. Aradan geçen 9 senenin ardından, nasıl bi alışkanlıksa, ilk gördüğün anda aynı şekilde bakabiliyorsan gözlerine ve yanyana yürümeye kalktığında, elin otomatik olarak buluyorsa onun elini.. üstelik aynı yamuk tutuşla.. 9 yıldır görmediğin arkadaşı sizi elele gördüğünde, bunca zaman sonra “şaşırmadım ama özlemişim sizi” diyorsa.. aradan 10 sene geçtiğinde de bilirsin ki, değişmez hiç bir şey. Onuncu yılda beraber olamadık belki ama, daha önümüzde uzun zaman var. Hiç bir şeyi sınırlamadık biz şimdiye kadar. Hiç bi şeyi kalıplara sokmadık, söylenenleri duymadık. Biz bu sayede 10 sene sonra hala birbirini bu kadar seven bi çift olduk..bundan sonrası için de kim ne derse desin, ne ben seni çıkarabilirim hayatımdan, ne sen beni.. orda kal isterim hep, sürekli değişen sıfatlarınla.. aynı kalan bi tek yıldıztozum olmak kaydıyla...
15.05.2009

CaNDıR ÇeKeR

şöle bol acılı bi çiğköfte olsaydı da yeseydim yahu.. nası canım istedi bak şimdi, sabah sabah :)
üstüne de limonlu cheesecake :)
zaten sanırım şu hayatta en sevdiğim yiyecek, limonlu cheesecake...
biraz midesiz bi tercih oldu sanırım; çiğköfte üstü cheesecake ama, sigarayı bıraktım ya, gözüm döndü... sürekli bişiler yemek istiyorum...
nolcak benim sonum, bilmiyorum..
ıkına sıkına verdiğim kiloları da geri alırsam; atarım kendimi yukarı, vurgun yerim yeminlen....
!'^+%&/()=?_
13.05.2009

VeDa

ellerim titriyor, hiç bişi eskisi gibi olmıcak.. bu verdiğim en zor karar belki, ama mecburdum biliyorsun. bana daha fazla zarar vermene göz yumamazdım.. seninle yollarımızı ayırmak zorundaydım. sağlıklı gitmiyordu ama ayrılamıyorduk da.. bunu yapmak da bana düştü. ben bırakmış oldum seni.. öyle olsun, ben bıraktım seni. hoşçakal...


burdaki şarkıyı kaldırıyorum çünkü her açtığımda kendiliğinden çalmaya başlıyodu. uyuz oldum. demek ki neymiş, otomatik açl seçeneği işaretlenmeyecekmiş :)
sevgili SeMe'nin yazısı ilham verdi bana...
güne dair kırgınlıklar, kızgınlıklar, acılar; o günle beraber kapanır gider aslında..
sadece kinci yürekler taşır yeni güne..

çok sevdiğim bi yazar var benim. şarkıcı da kendisi... aslında pek çok kişi onu şarkıcılığı ile tanır da kitabı olduğunu öğrenince pek şaşırır.
Umay Umay..
edindiğim ilk kitabı "Orospu Kırmızı" idi. çok etkilenmiştim..
hemen ardından "34 U 442 Veda Busesi" adlı kitabını edinmiştim. gerisi geldi sonra..
o kitaplardan birinde, emin olamıyorum hangisi olduğundan, bir cümle geçer...
"Uyurum ve Herşey Geçer"

ve ben de..
uyudum ve herşey geçti...

dün kötü bi gündü aslında ama artık hastalık ve hastane dialogları yazmaktan sıkıldığım için yazmadım.
kötü bi gündü ve ne kimseyi görecek ne kimseyle konuşacak halim vardı..
uyudum ben de.. iyileşmeye yatar gibi, yaralarımı yalar gibi; uyudum...

bugün daha iyi..
ne olanı değiştirmeye kudretim olduğunu sanacak kadar gencim; ne gücümün yetmeyeceği şeyleri hayal edecek kadar toy..
olanı -başımızla beraber- taşımayı öğretmiş bize hayat.
ve ben, enteresandır; uzun zamandır hiç bir şeye 1 günden fazla üzülmüyorum.

kayıplar, acılar, yaralar...
korkmuyorum..
çünkü biliyorum ki;
uyurum ve herşey geçer...
hani bi hikaye vardır.. kral kızlarını toplar ve onlara kendisini ne kadar sevdiklerini sorar. verecekleri cevaba göre, kızları arasında mal paylaşımı yapacaktır. kızlardan en büyüğü "dünyalar kadar" der. ortanca olanı "canım kadar" der. en küçük olanı ise "tuz kadar" der. kral çok sinirlenir, kızını huzurundan kovar ve hatta evlatlıktan fln reddeder..
fekat gün gelir, devran döner. kral; bu küçük kızının evine, yemeğe konuk olmak durumunda kalır. küçük kız da babası için hazırladığı yemeklerin hiçbirine tuz koymaz. kral yediği yemekleri hiç beğenmez ve hatta kızının suratına sölemekten de çekinmez.
kız da, " bi zamanlar seni tuz kadar sevdiğimi sölediğim için beni evlatlıktan reddeden sen, şimdi yemeklerde tuz olmayınca beğenmiyor musun" diyerek; taşı gediğine koyar.

benim de hikayem biraz buna benziyor. biri kalkıp en gerekli uzvun hangisi dese; beyinden kalbe, geniş bi yelpaze sunarım kendisine. burun demek aklıma bile gelmez. ama şimdi; bu çok önemsiz gibi görünen organımın işini yapmıyor olması ile farkettiğim gerçek; vücuttaki en önemli organlardan biri olduğudur. sadece koku almakla kalmıyor, tat da alıyor, nefes de alıyor bu burun denen meret.. hele bi de sürekli yanmayan veya kaşınmayan bi burnunuz varsa, şanslı çoğunluktasınız demektir.
bi gün biri size "beni ne kadar seviyosun"derse, burnum kadar diyin; he mi?
12.05.2009

NiHaYeT

evime internet bağlandı sonunda :) o kadar mutluyum ki blog kardeş... artık iş yerimde bi gören olacak diye sana kaçamak bakışlar atmaktan kurtuldum.. gönlümüzce bakışabilir, hatta abartp yazışabiliriz :)
eki eki :D
Pek çok kişinin, havaların ısındığı şu dönemde yazla ilgili planları oluşmaya başlamıştır herhalde. Deniz-güneş-kum hayalleri, açık ara öndedir diye düşünmekteyim. Ama aranızda alternatif tatil fikirleri geliştirenler de olabilir..

Turizm piyasasında dirsek çürütmekte olan bendeniz, algıda seçicilikten olsa gerek; insanların genelde güney yörelerinde herşey dahil tatillere prim verdiğini gözlemliyorum. “baştan parasını verelim. Yemesi ,içmesi, alkolü fln; hep bedava olsun. Daha da tek kuruş harcamayalım. Süpris masrafımız olmasın” düşüncesi ile hareket eden pek çok kişi, tur operatörelrinin kapısını aşındırıyor. Aslında mantıklı ya.. valla bak. Baştan gecesine 120 lirayı ver, daha da elini cebine atma. Zaten tesisler o kadar büyük ki, dışarı çıkma ihtiyacı bile hissetmiyosun hiç. Aradığın herşey orda zaten var. Hem de ücrete dahil. Daha ne olsun, di me ama?

Fakat benim yazdan ve dolayısıyla tatilden anladığım biraz farklı. Bence tatil, dinlenmek için gidilen yerdir hacım. Yani kalabalık bi havuza girmek ya da kaydırak sırası beklemek; benim tatil anlayışıma uymuyor. Şöle sessiz sakin bi yer olcak bi kere. Hatta tek olsan, daha da süper ama artık pek mümkün değil öle yerler bulmak. Etrafta bağırıp koşturan çocuk ve teenager olmasın da..beklentilerimizi aşağı çekmeyi öğrendik.. :D Sonracııma kumsalı olsun, gideceğim yerin. Denizinde börtü böcek olmasın. Suyu da çok soğuk olmasın ayrıca. Zaten sevmem suyu. Ancak sıcaktan bunaldığımda, serinlemek için, bi çimer gelirim; hepsi bu. O su da soğuk olursa, yanar kavrulurum sıcaktan heralde. Kaldığım yer kesinlikle pansiyon vari bi yer olmalı. Misal, akşamları çıkıp bi izbe balık lokantası bulmalı, ya da keyfime göre karpuz fln yiyebilmeliyim.. önünde çimelik bi alanı olsun ki, ayaklarım toprağa değsin bi de. Mesela iki ağaç arası, bi hamak. Elde buz gibi limonata, kucakta kitap. Bi uyu, bi uyan. Fonda dalga sesleri... giderken bi kasa şarap götürmeliyim. Her akşam, yemekten sonra; açmalıyım bi şişesini. Sessiz sakin, tek başıma denize baka baka içmeliyim. İster denizi dinlemeliyim, ister ruhumun müziğini.. sıkılmalıyım, okumalıyım, içmeliyim, dinlemeliyim.... ama konuşmak zorunda kalmamalıyım. İstersem iletişim kurmalıyım sadece.

Bol okuyarak, bol içerek ve bol uyuyarak geçirilen bi tatil; insanı gerçekten dinlendiren yegane şeydir sanırım. Yüksek sesle müzik yayını yapılan “beach” ler ya da adım atmaya yer bulamadığın havuz kenarları değil. Açık büfe yemek verilen, gözünü doyuramadığın için her şeyden aldığın ve sonra pişman olduğun akşam yemekleri de değil.. havlunu serecek yer bulamadığın, dahası animatörler tarafından yalnız bırakılmadığın deniz kenarları hiç değil..

Benim yazdan anladığım budur ve bu yaz bunu yapacağımdır! Üç seneyi doldurduğum çalışma hayatımda, iki kere birer haftalık yaptığım tatiller; beni tatile doyurmadı. Bu sene, tek başıma ve istediğim yere gideceğim; tam da anlattığım tatili yapacağım... itirazı olan :D
8.05.2009

KomPeLa PoLLy

Yaşı müsait olanlar hatırlar.. Steve Kompela diye bi futbolcu var idi. Gaziantepspor adlı güzide futbol klübümüzde top koştururdu kendisi. Çok tatlı, zenci mi zenci bi insan evladıydı. Onu sevimli bulmamızın sebeplerinin başında; kırık bir türkçe ile konuşması, çok çok konuşması ve insan ilişkilerinin çok kuvvetli olması gelirdi. O dönemlerde Fenerbahçe' de oynayan Emre Aşık ile, akıllardan çıkmayan bi sohbetleri de olmuştu hatta. Başlık da orda esinlenilmiştir.
Beraber çapkınlık yapmaya ikna etmeye çalılıyordu Emre, Kompela'yı; kameralar karşısında. "Bara gidelim gece, senin kızlarla aran iyidir. Eğleniriz" fln diye. Kompela da buna yanaşmıyor, bozuk türkçe ile karşı çıkıyordu. Ve işte Emre orda, senelerce akıllardan çıkmayan cümleyi çıkarmıştı ağzından. “arkadaş arkadaşın kompelasıdır” kameraman ve etraftakiler gülmekten kırılmış; zavallım kompela ise anlamadığı için neler olduğunu, mel mel bakmakla yetinmişti. Ordan biri, atasözünün aslını söleyip durumu açıklayınca da, kompela aylarca televeoleye vtr olarak gösterilen meşhur sözü sölemişti. “Emre bana pizivink dedi” :D
İşte şimdi ben de boyuma posuma bakmadan; bir kompelalık yapma niyetindeyim. Yarın akşam, liseden beri görüşmediğim fakat 2-3 ay önce facebook sayesinde bulduğum arkadaşım ile, ofiste beraber çalıştığım arkadaşlarımdan birini tanıştıracağım. Hayatımda ilk defa, böyle bir şey yapmaya niyetlenmiş bulunuyorum ve sanki tanışacak olan benmişim gibi heyecan bastı dört bir yanımı :) Üstelik kızın bundan haberi yok .. umarım yarın yüzüme gözüme bulaştırmam be blog.. ben istiyorum ki, mutlu olsun insanlar... aşık olsunlar, sevsinler birbirlerini... ne iyi insansım, di me :)
:p
7.05.2009

EsKi

Üniversitede okurken, konuşabildiğim insan sayısı fazla değildi pek. Sınıf arkadaşlarımın çoğu doğudan gelmiş insanlardı. Edebiyatla, ilgileri olsa bile, haşır neşir olmaya fırsatları olmamıştı pek çoğunun. Aralarında bir kaç istisna vardı elbet. Ama nedense doğulu-batılı ayrımı; bizim sınıf için de geçerliydi. Istanbul, izmir gibi şehirlerden gelenler; ankaranın doğusundan gelen insnalarla muhattab dahi olmazlardı. Bir kamplaşma, bir gruplaşma. Asla birbirini kollayan bi sınıf olamadık, sırf bu yüzden. Ama ben yapmazdım. Yapamazdım, çünkü ben üniversite hayatının ne kadar zor olduğunu yaşayarak öğrenmiş idim. Yalnız çekilmediğini de.. kaldı ki, batının kokoşlarından daha doluydu doğunun varoşları.. kalabalık kaldıkları bi evleri vardı ;önce bi apartmanda, sonra bahçeli bi müstakil binada. Giderdik beraber, içkimizi içer sohbetimizi ederdik. Ben koskaoca üniversite hayatım boyunca, sadece o adamlarla şiir konuşabildim. Mumlar yakar, şiirler okurlardı. Ben pek iyi değilim okuma işinde ama onlar ne güsel okurlardı.. hele bir çocuk vardı, sinan.. ne güsel yazardı be.. tüyleri diken diken olurdu insanın, onu dinlerken.. hepsi az çok kalem tutan insanlardı, ben de fena sayılmazdım. Arada bi oyun oynardık, tamalamaca oyunu. Ama kafamızın güsel olması gerekirdi iyice, çünkü kimse içmeden o kadar cesur olamıyordu. Birimiz bi şiir yazmaya başlardı.bi kıtasını ya da içinden gelen kadarını yazar bırakırdı. Kimse görmezdi onu. Sonra biraz içer, konuşurduk. Kim yazdıysa ilk bölümü, o anlatırdı yazdıklarını, yazdıklarının içindeki yansımasını. Sonra herkesin yüzüne bakar, birini seçer, sen devam et derdi. Seçilen kişi; ilk yazılan bölümü görmeden, tamamen az önceki sohbetin etkisi ile yazardı. Bu; bu şekilde sürerdi ve en son kişi de yazıp bitirince, tüm kağıtlar sıraya konup, sırayla okunurdu. Birbirinden bağımsız kelimeler, kıtalar arka arkaya gelince; öyle muhteşem şeyler çıkardı ki ortaya… o kadar ayrı, bi o kadar aynı hissedişler… bazen aşk şiirleri olurdu yazılanlar, bazen sefalet… genelde aşka yazarlardı onlar. Aşkı severlerdi çok… çok aşık olurlardı, sevdiler mi de çok severlerdi. Şıpsevdi derdik mesela bi tanesine. Ayda bi kere aşık olma potansiyeli vardı kendisinde. Ama o kadar çok severdi ki, yalan oğlum hislerin diyemezdik. Ona yazar, onu yazardı. Okurdu, dinlerdik…
Facebooktaki fotolarımdan birine yorum yazmış, bu arkadaşlarımdan biri. Genelde güsel çıktığım fotoları koymayı tercih ediyorum oraya. Ama bi kaç tane de kıymetli resim var ki, öcüye de benzesem, koymadan edemedim. Kucağımda sarı kedimiz ile, mutluluktan kısılmış gözlerimle baktığım bir resim. Ev hali, saç baş dağınık; olsun. Işte o resmin altına demiş ki “ ben seni böle seviyorum be, süslü püslü halin sen değil gibi sanki” ben seni anlıyorum arkadaşım. Ne demek istediğini anlıyorum. Okul koridorlarında, sarı uzun saçlarıma, makyajlı yüzüme, topuklu çizmelerime yaklaşmazdınız.. tamımaz gibi davranırdık birbirimizi. Arada bi hatır sorcak kadar. Ama akşamları giderdik size, bana bi eşofman altı verirdiniz, makyajımı silerdim, saçımı toplardım, bağdaş kurup otururduk sınırlı sayıdaki küllüklerin etrafına. Bi içer, bi konuşurduk, bi içer bi yazardık.. siz benim o halimi severdiniz.
Ve ben de şimdi, bu hayatıma duyduğum hevesi yavaş yavaş kaybetmeye başladığım şu günlerde; sizin kadar konuşabileceğim kimse olmadığı için hayatımda, yıllardır şiir yazmadığım için belki; çok özlüyorum o halimi.. keşke hala orda olsak. O bıraktığımız yerde.. di mi ama ya?



6.05.2009

KuyRuK AcıSı

keşke diyorum bazen, hayata fln daha duyarlı bi insan olsaydım. mesela şu mardinde yaşanan vahşeti eleştirmek için bi kaç kelam edebilseydim. aslında yazmak için konu arayan biri, şu ülkede konusuz kalmaz. ama ben kalabiliyorum. çünkü o kadar umursamaz bi yapım var ki... bunu dünya yansın umrumda değil gibi bi bakış açısıyla yapmıyorum. üzülüyorum, yüreğim dağlanıyor. ama sonra unutuyorum. bu özellik, insanlarla küs kalamamam gibi bir özellik de getiriyor yanında. hiç kimseyle dargın kalmaz mı bi insan yahu? ne kazıklar yedim şu ahir ömrümde, ne gözyaşları döktüm. sonra; aradan geçen zaman ve yaşadığım acının büyüklüğüne göre, bana o acıyı yaşatan kişiye hiç bişi olmamış gibi davranmayı başardım ve üstelik bunun için çaba sarfetmedim bile. sanırım artık yakınımdakiler de bu özelliğimi iyice bellediler ki, kimse beni kırmaktan korkmaz oldu."nasıl olsa, 1 haftaya kalmaz unutur" diyorlar heralde.unutuyorum da...
olayları unutmuyorum elbet fakat yaşadığım acı hafifleyince, çok önemsiz gözüküyor gözüme ve kızgın kalmaktan vazgeçiyorum.
hatta yaşadığım bi olayı anlatmak zorunda hissediyorum konuyla ilgili...
ilk üniversitemi bırakıp, ikincisine girmeden önceki dönemde geçiyor hikaye. pek yakın bi arkadaşım var. diyelim adı ayşe olsun. ayşe ve ben bir araya geldik mi, normal hayatta yapmadığımız muzurlukları yapıyoruz. bildiğin kötü kızlar oluyoruz yani. geceleri dışarı çıkıyor, sex and the city tadında takılıyoruz. içiyor, eğleniyor, çapkınlık yapıyoruz. hayat beraberken boş ve eğlenceli. öyle gecelerden birinde, yanımıza yakın bi erkek arkadaşımızı da aldık, dışarı çıktık. arkadaş bizi gitmekten keyif aldığı bi mekana götürdü, canlı müzik fln olan, alternatif bi mekan. biz ayşe ile açtık radarları, çapkınlık peşindeyiz. derken bizim bu arkadaşın yanına (hadi ona da ahmet diyelim) bi arkadaşı geldi. amanın çocuk nası yakışıklı! bizim dibimiz düştü. birbirimizi dirsekleyerekten, itişip kakışaraktan olay mahaline yaklaştık. çocukla tanıştık. diyelim bu çocuğun adı da mehmet olsun.o gece dördümüz pek eğlendik. mehmetin bi arkadaşı geldi sonradan yanımıza. ev arkadaşıymış. diyelim onun ismide murat oldun. gerçi biraz isim karmaşası oldu ama, iader et. geceyi 5 kişi pek eğlenerek sürdürdük. bu burak kod adlı arkadaşımızın kadıköyde bi cafe'si varmış. laf arasında geçince, bunlar tutturdular, oraya gidelim.. ışıkları fln pek yakmadan orda takılalım. maksat müşteri gelmesin. biz de yedik. iyi ki de yedik :) kalktık gittik efenim, yedik içtik, evlerimize dağıldık. ertesi gün biz ayşe ile rahat duramıyoruz... aklımız çocukta kalmış. gerçi ben pek cool takılıyorum. ayşe salyalarını akıttıkça, ben "o kadar da değildi cnm" kabilinden bi kaç laf geveliyorum. dedik ki, kalkalım, gidelim çocuğun cafe'sine. nitekim giyindik, süslendik gittik. ikisi de orda mı? amaaaan, gözlere şenlik :) gerçi bu cafe sahibi, burak kod adlı çocuk pek çikin bişi ama, adam mekan sahibi diye bişi diyemiyoruz.dedik ki "biz dün gece gittiğimiz bara gidicez bu gece de. isterseniz siz de gelin" bunlar bıyık altından güldüler önce.. sonra dediler ki" orası pazartesi günleri kapalı" nası göt olduk :D
neyse dediler ki, "isterseniz bizim eve gidelim. orda takılırız. içki var, müzik var." biz de olur dedik.. çok özgür ve kendi ayakları üstünde duran genç kadınlarız ya.. ev de kadıköyde, yakın hemen. dedik burdan rahatça döneriz de eve. neyse gittik.. bu mehmet kod adlı ve çok yakışıklı olan arkadaşımız bizi eve kadar götürdü, sonra içecek bişiler almak için, tekrar çıktı. aman eve bi girdik, bok götürüyo. dedik bi yardımımız dokunsun çocuklara, iki el atalım şu eve. bi de acele ile yapıyoruz ki, geldiğinde sevinsin :) nitekim başardık da. mehmet kapıyı açtı, içeri girdi, salonu gördü......... ve bi başladı bize bağırmaya.. "siz ne hakla benim evimi toplarsınız. belki sizin görmemeniz gereken şeyler var. kendinizi ne sanıyosunuz" fln.. dumur olduk.. adamdan evini topladığımız için binlerce kez özür dileyip, bi de aynen geri dağıttık :)
sonrasında ortam yumuşadı, içkilerimizi içmeye başladık. bu arada cafe sahibi arkadaş bizimle değil, cafe kapanınca gelecek. sonra benim arkadaş, ayşe, dikkat çekmek için olsa gerek; "benim uykum geldi, biraz kestireyim" deyip yatacak bi yerler aranmaya başladı. mehmet de onu yatağına yatırdı. hatta bayaa bi arkada kaldılar da, kıllandım.. sonra yanıma geldi. biz sabaha kadar konuştuk.. allaaam ama nası mutluyum ben... çocuk bana bariz yazılıyo, benim midemde kelebekler... arada ayşe gelip, "gitmicek miyiz, yatmıcak mısınız siz, uykum kaçtı benim" fln gibi şekilllerde sabote etmiş olsa da; biz o geceyi pek güsel geçirdik.
sabah bizi evde bırakıp işe gitti mehmet, biz de kapıyı çekip çıktık ayşe ile. ben kendimi naza çekmek için kendisine "bilemiyorum ne desem. aslında çok hoşsun ama" kabilinden bişiler saçmalamıştım da, şöle bi mesaj atmıştı bana; hala unutmam. "buddha der ki, kapı ya kapalıdır, ya açıktır. aralık diye bişi yoktur" ayaklarımın yere basmadığını ama ayşeden de saklamak zorunda olduğumu hatırlıyorum. kimden geldi mesaj diye sorduğunda kardeşime ya da başkalarına bok atıyodum :)
neyse, uzatmamayım hadiseyi.. biz mehmetle uzun olmasa da bi süre görüştük. ben onun yanında çok çok mutlu oluyor ve her aşık kadın gibi ağzımı açamıyordum. sonrasında bi gece, evde film izlediğimiz bi esnada, apansızın terketti beni. durup dururken, hiç bir sebep sölemeden ve çok duygusuzca. hayatımdaki ilk terkedilişimdi o benim. büyük bi gururla evden çıktım, minübüse bindim. ama nasıl ağlıyorum bi yandan. minübüs şöförü sordu, bişeyin mi var diye. ben de tersledim adamı. "yok bişeyim, şu dolmuş kalksa da gitsek diye bekliyorum" dedim. meğer yanlış minübüse binmişim, adam büyük bi olgunlukla beni doğru minübüse bindirmişti hatta. kuzene gitmiştim o gece ama yürüyemediğimi hatırlıyorum yollarda. hayatta o kadar büyük bi acı çekmemişim gibi hissediyodum o anda. sanki ben onsuz nefes alamazmışım gibiydi, pek fenaydı. gece boyunca sabaha kadar böğüre böğüre ağladım, mehmete zavallı mesajlar attım falan. ondan bana gelen, unutmadığım ikinci ve son mesaj da bu esnada geldi zaten. "polly, yapma böle. yakında hepsi geçer, unutursun. daha fazla düşürme kendini" kim olsa delirir di me? ben de delirdim. sabaha kadar tepine tepine ağlasam da aramadım kendisini bi daha.
aramadım ama unutamadım da. aylarca acısını çektim. ne evinin önünden, ne ev arkadaşının cafe'sinin önünden geçebildim. tanıştığımız bara da gidemedim, kadıköyde gezerken bile huzursuz oldum hep. zaman bi şekilde geçti, ben normal hayatıma döndüm. aylaaaar sonra ayşe ile görüşmeye karar verdik. buluştuk bi barda, başladık anlatmaya. ben önce mehmetin beni ne kadar mutlu ettiğini, sonra nasıl da ağzıma sıçtığını anlattım ona. yer yer gözlerim doldu, yer yer sinirden sesim yükseldi. nerdeyse en ince ayrıntısına kadar, bi saate yakın anlattım durdum. sonra da " eeee, sende ne var ne yok" deme gafletinde bulundum. hatun sanki ben bi sattir başka bişiden bahsediyomuşum gibi, bana "biz mehmetle beraberiz. inanılmaz mutluyuz. beni şöle seviyo, şuramdan şöle öpüyo. valla ayaklarımı yerden kesiyo" demez mi? neye uğradığımı şaşırdım elbet. yaşadığım dumur sesimin çıkmasına engel oldukça, ayşe anlatmaya devam etti. nerdeyse bi saat de o anlattı.
o akşam ayşenin yanından ayrılıp eve döndüğümde, hala aklım başımda değildi. aklım almakta zorlanıyor, kalbim sızlıyordu. benim için yeni bi salya sümük dönemi başlamıştı. yıllardır sevdiğim arkadaşım hakkında ileri geri konuşmaya başladım, iç sesimle. onda ne bulduğunu anlamıyordum. hele de bende bulamayıp da onda bulduğu ne olabilirdi? ayşe ki, ben ne dersem yaparak gelmişti şu yaşına kadar. benim oku dediğim kitapları okumuş, benim anlattığım şeyleri, kendi yaşamış gibi benimsemişti. kendine ait ne bir kültür birikintisi, ne bir hobisi ne bir özelliği vardı. tek farkımız onun benden daha uzun olmasıydı belki..
aylarca görüşmedim ayşe ile. görüşürsem, bana yine mehmetle olan mutlu ilişkilerini anlatır diye korktuğumdan...
ama sonra geçti benim acım. unuttum herşeyi. ayşe ile konuşmaya başladık sanal sanal da olsa.mehmetten ayrılmış, eski sevgilisine dönmüştü. gerçi ona eski sevgili de denemez. çocuk askerdeyken bunu boynuzluyordu ayşe işte. mehmet de bu boynuzlardan biriydi sadece. sonrasında o akşam gittiğimiz barda çalan grubun solistini de elden geçirmişti benim pek gevşek arkadaşım. ama eski çamlar bardak olmuştu işte.bi gün buluşmaya karar verdik. ikimizin de muzurluk yapası tutmuştu. çıktık bi gece yine, süslenip püslenip. fakat gittiğimiz yerde mehmetle karşılaşmadık mı? yanımıza pek yaklaşmadı, sonra da çekip gitti. ben pek bakmadım ona doğru. çünkü aradan geçen onca zamana rağmen, dizlerim titremişti gördüğüm anda. gece eve döndüğümüzde ayşeye bi mesaj atmış olduğunu gördik. "ikinizi bir arada görünce kendimi çok öküz hissettim" yazmış.. biz sadece güldük geçtik.
biz ayşe ile arkadaş kaldık. ta ki, sevgilisi askerden gelene kadar. çocuk yediği tüm boynuzları bir bir öğrenip, teker teker hesabını sormaya kalkınca; ayşe de bütün suçu benim üstüme atmış. yok mehmet zaten benim arkadaşımmış. bardaki grubun solisti çocuk da zaten bana asılıyomuş. vesaire vesaire. bi de onun sevgilisine yalan sölemekle uğraştım. fakat ne kadar inandırıcı olursam olayım, ortada değişmeyen bir aldatılmış adam gerçeği vardı ve suçlu da bendim :) çocuk ayşenin benimle görüşmesine izin vermemiş bi daha. kötü kadınım ya ben, herşey benim suçum ya, ayşeyi de ben yoldan çıkardım ya...
yani o kadar kazığı yedim, -bi erkek için kız arkadaşını asla satma- felsefesi çerçevesine ayşeyi affettim; ama noldu? kötü olan ve görüşülmemesi gereken ben oldum.
yıllar sonra, facebook medeniyeti kendini gösterdiğinde, ayşe beni buldu. beni çok özlediğini, bi türlü ulaşamadığını fln yazmış, telini vermiş, mutlaka aramamı sölemiş. ben de aradım. bi kere görüştük. allam, şimdi düşünüyorum da, bendeki bu unutkanlık da az buz değil yani... sonrasında erkek arkadaşından gizli buluştuğunu öğrendim benimle. çocuk hala nefret etmekteymiş benden. ve ayşe bana sonunda "kusura bakma pollyciğim, seni çok seviyorum ama sevgilime de yalan sölemek istemiyorum. maalesef daha fazla görüşemem seninle" dedi!
arkadaşımın dürüstlük abidesi oluşunu bu vesile ile burdan bir kez daha tebrik etmek istiyorum.ayrıca yıllardır bir dargın bi barışık olduğu sevgilisi ile hala evlenememiş olmasını, istanbul sınırları içerisinde aldatmadığı adam kalmadığı halde kendisini bırakamayan zavallı bi adamla olmak zorunda kalışını, ailesinin ve bizzat kendisinin çektiği tüm acıları; bana yaşatmış olduğu bu acılara bağladığım da eklemek istiyorum.
of yoruldum ya..
demek ki neymiş? unutkan olup kırgın kalamamak da matah bi özellik değilmiş. hatta fazla gevşek bırakılırsa "mezhebi geniş" liğe kadar yolu var. aman dikkat gençler diyorum. konuyu nerden bağlayacağımı da bilmediğimden, burda direk kesiyorum.
PS: allah belanı versin Mehmet Kod Adlı Manyak!
Bugün, çok uykum olduğundan olsa gerek; hiçbişi yapasım yok.
Ama bu kez evde tembel tembel yatmak değil, içimden gelen..
Bu kez, eskilere dönüş yaşamak istiyorum sanki..
Misal, şu saatlerde güneşten kısılmış gözlerimi “kadıköy karga”nın rutubetli karanlığına emanet edebilmeliydim .
Müşterisizlikten mütevellit, en sevdiği şarkıları çalan barmen ve benden başka da kimse olmamalıydı orda.
Masada tek başıma oturmalı, kaldırmakta zorlandığım bardaklardan biralar içmeliydim.
Biram bittikçe, bara gidip kendim almalıydım..
Müziğin sesi, iç sesimi bastırmalı; yorucu bir arınma süreci yaşamalıydım.
Bir süre sonra, kafamın güzel olmaya başlaması ile; daha çok içmeli, hemencecik sarhoş olmalıydım.
Dengemi muhafaza etmeye çabalayarak, çıkmalıydım bardan.
Amaçsızca yürümeliydim bir süre.
Eski sokakları arşınlamalı, tanıdık yüzler aramalıydım.. pek tabi, bulamamalıydım..
Üzülmeliydim..
Benden geçtiğine hükmetmeli, daha da hüzünlenmeliydim.
Yüzümün küçük göstermesi, içimde kopan fırtınaları küçültmüyor ya; attığım kahkahaların şenliği, içimi dışıma yansıtmıyor ya..
Aynen öyle...

Yaşı küçükken insanın, ne çok arkadaşı oluyor...
Nasıl da hiç yalnız kalmıyor...
Hiç dikkatinizi çekti mi, yaşlılar hep yalnızdır.
Tek başlarına ya da eşleri ile yaparlar herşeyi.
O da, eşleri sağ ise mümkün tabii.
Hiç de garipsemeyiz bu durumu aslında.. gözlerimizin çok alıştığı bir manzaradır çünkü, sorgulamayız...
Peki neden?
Gençken insan, o kadar rahat güveniyor ki insanlara...
Kendinden başka hiçbirşeyi olmuyor, savunması gereken. Ne paranın kıymeti oluyor o günlerde, ne sağlığın..
Ama yaşı büyüdükçe; zor kazandığı parayı harcamaya korkar oluyor...
Güvenip de paylaştığı sırlarını, başkalarının ağzından duyunca; konuşamaya korkar oluyor.
Sevgililer aldattıkça, arkadaşlar kazık attıkça yalnızlaşıyor insan.
Aynı hatayı bir kez daha yapmamak için, temkinli olmak diyor adına..
Alamıyor kimseyi, yanına yakınına...

İşte kalabalık gruplarla gezdiğim, şen kahkahalarımın inlettiği o sokaklardan; tek başıma ve sessiz sedasız geçmeliydim bu sefer...
Yalnızlığımdan ve sessizliğimden aldığım teyit ile, bir kez daha hükmetmeliydim benden geçtiğine.
Hatta gülüşerek gelen bir grup çoluk çocuktan da, özenle kaçmalıydım...
Ne neşelerine, ne de enejilerine tahammül edemediğimi saklamaya çalışarak...

Sokaklar boyunca yürüdükten sonra; aslında yalnız kalabileceğim, huzur bulabileceğim bir kuytu köşe aradığımı farkedip, irkilmeliydim....
Her nerede olursa olsun, sessizliğin sükunetini aradığımı anlayıp, daha da kaçmalıydım içime...
Evime dönmeliydim sonra...
Belki bakkaldan iki üç bira alıp, sessiz ve huzurlu evime dönmeliydim.
Sessizliğinin de, gürültüsünün de dozunda söz sahibi olduğum; istediğim kadar ısıtıp, istediğim kadar soğutabildiğim; ne kadar içeceğimi düşünmek zorunda kalmadığım tek yere...
Başladığım yere dönmeli ama farketmemiş gibi yapmalıydım...
Kürkçü dükkanı gibi değil de, harika bir butik otel muamelesi yapmalıydım evime...
Bu biraz kabulleniş, çokça da vazgeçiş...
Farkındayım ama...
Değilmiş gibi yapmalıydım...
Hayal bile kuramadığımı da itiraf edecek değilim, değil mi?







hep sahip olmak isteyip de, bi türlü sahip olamadığınız şeyler vardır ya hayatta... hani paran olur, aklına gelmez..ya da paran yoktur, için içini yer.. neticede asla sahip olmazsın..işte bu yazımda, onları listelemek istedi deli gönlüm...

1. siyah, dizaltı, straplez bi elbise..
2. kırmızı, yüksek topuklu ayakkabılar
3. milliyet sanat dergisi aboneliği
4. michael buble arşivi (orjinal peşinde bile değilim)
5. la traviata'yi dünya gözüyle izleyebilmek
6. bi tane bile olsa, hakkaten pahalı, tasarım ve muazzam bi çanta
7. bir köpek yavrusu
8. odam için giyinme paravanı
9. spor salonu üyeliği

şimdilik aklıma gelenler bunlar.
hatta ben sizin de bu konudaki görüşlerinizi, isteklerinizi merak ettim şimdi. format ta belli. hadi burdan mimleyeyim o zaman birilerini.. yazın gari :)

* bi dost
* missipipi
* pijamalı kontes
* puck

hadi bakalım :)
3.05.2009

pazar saçması

bir pazar sabahı da uyuyamayacaksa bu bünye, ne işe yarayacak?
sabah altı buçukta kalkılır mı?
gerçi benim gibi; göğsünde bir hırıltı duyan ve nefes almakta zorlanan herkes kalkardı heralde, saat daha altı buçuk demeden..
çok sıkıldım artık ben bu alerji bokundan yaw...
ne olacaksa olsun, ben de kurtulayım, tıp da kurtulsun; di me ama?

uyandığımdan beri pc başındayım ki, şimdi baktım; takriben 3.5 saat olmuş.. günlerdir okuyamadığım tüm blogları okudum. eski yazıların akadar hem de.. çok keyifliydi be :)
hatta hızımı alamayıp, kendi blogumu da okudum. diğer blogumu.
aslında pazar sabahı uyuyamayan rahatsız bünye ile ilgili saçma bi yazı yazmaktı niyetim. lakin işte, diğer blogu okuyunca sinirlerim bozuldu. sabahın bu saatinde, ki normal şartlar altında benim için hala sabahın körü, hüzünlere gark oldum. ne yerli yerdsiz duygu dalgalanımları yaşayan bi insanım ya.. ve bunu da nası gereksiz buluyorum aslında.
düz bi insan olmayı isterdim mesela. hep belli bi modda, çok az sapmalar olası bi tek. en fazla aklın abişi gelip, gülümseyen otobüse fln. oysa ben öle miyim? durup duruken, kahkaha atabilirim yollarda... ya da çalışıp duruken hüzünlenip, akan gözyaşlarımın suçunu alerjiye atabilirim..
bu pazar sabahı, yine göztepedeyim. sabahın bu saatinde, internet bulmuş olmamı, buna bağlayabiliriz. dün yine iki kedili eve geldim ve henüz doğal alerjik reaksiyonlarımdan fazlasıyla karşılaşmadım diyebilirim. yani beni uyandıran nefes problemi var tabi ama, onu fasülyeden sayıyorum şimdilik :) belki de kediye alerjim yoktur :) mesela bi tanesi ayaklarımın üstünde uyuyo şimdi, ne güsel hayvandır ya...
neyse efenim, bugün istanbulda havanın 19 derece olması bekleniyomuş. temiz hava ve bol güneş ile muhattab olacakmışız.hakkımızda hayırlısı diyor, pek erken başladığım bu pazar gününden maximum verim almak için, elimden geleni ardıma koymayacağımı yazmadan edemiyorum.
bu vesile ile de herkeşlere iyi pazarlar diliyorum... ilk bakkala giden, bana da kola alsın :)
Sabah işine gitmeye çalışan masum kadın, sessizce metro durağına yaklaşır. Güvenlik görevlisinden, metro hakkında bilgi alır. Metroya biner, 1 mayıs nedeniyle son durak ilan edilmiş mecidiyeköyde iner. Polislere sorar, “taksime nası gidicem ben?” polis asık suratlı, “yürüyerek” .... peki der sabah işine gitmeye çalışan masum kadın, başlar yürümeye. Bir yandan bu resmi tatil gününde çalışmak zorunda oluşuna küfretmektedir, bir yandan da nereden baksan 45 dakikasını alacak olan yola...
Derken ilerden bir toz bulutu görünür, insanlar üzerine koşmaya başlar.. korkuyla geri yürümeye başlar o da. Ara sokaklardan panzerler ve polisler fışkırmaya başlar. “bu kadar kişi ve bu kadar panzer nereye saklanmıştı acaba önceden” diye düşünmekten kendini alamaz sabah işine gitmeye çalışan masum kadın. Kendini güvenli saydığı bir noktaya atar ve neler olduğunu izlemeye başlar. İki ayrı sendikanın arasında, polislerin de menzilinde kaldığını farketmesi uzun sürmez. Fakat gidecek yeri de yoktur. Bir köşeye pısıp, bekler. Bir süre sonra insanlar yeniden koşmaya başlarlar. Bu defa daha hızlı. Ne olduğunu anlamaz ama kaçacak yeri de olmadığından, ölece durur sabah işine gitmeye çalışan masum kadın... derken gözleri yaşarmaya, ciğerleri yanmaya başlar. Bu hissi tanımaktadır; biber gazı... etrafından gaz maskesi takmış gazeteceiler ve eylemciler akmaktadır ama sabah işine gitmeye çalışan masum kadın olduğu yere çakılmış gibidir adeta.
Uzun süren bir bekleyiş ve ciğerlerinin nispeten normale dönmesinin ardından yeniden, büyük bir azimle işine gitme eylemine devam eder. Bu kez de polis barikatı ile karşılaşır. Yüzünde en masum ifadesi ile yaklaşarak “benim işe gitmem lazım” der. Oysa asık suratlı gudubet polisin onun masum ifadesine ayıracak zamanı yoktur. “bu benim problemim değil” der. İşte bu tersleme ile sabah işine gitmeye çalışan masum kadın dönüşür. Sinirlenmiştir ve artık geri dönüşü yoktur. Sinirlendiğinde yaptığı gibi hızlı hızlı konuşmaya başlar polislerin topunun suratına. “ bak kardeşim.. senin görevin iyi ile kötüyü ayırt etmek. Burda her önüne geleni terslemek için dikilmiyorsun neticede. Bunca yıllık özgeçmişinin bi getirisi olarak; beni, şurda birbirini taşlayan eylemcilerden ayırmayı başarman beklenirdi. Bana ezberden söylenen kısır cümlelerle değil, çözümlerle gel” Polis gerçekten şaşırmış görünür. İşte o anda sabah işine gitmeye çalışan masum kadın, polisin vereceği tepkiden, bir an için bile olsa tırsar. Fakat blöf işe yaramış, polisin kafası karışmıştır. “alt yoldan gidebilirsiniz bayan” der ve arkasını döner polis. sabah işine gitmeye çalışan masum kadın ise kazandığı zafer ile polisin tarif ettiği yöne yürümeye başlar. 10 dakika kadar yürüdükten sonra ne kazandığı zaferin bi anlamı kalmıştır, ne de işe gitmenin. Bulabildiği ilk boş taksiye kendini atar ve “istersen tüm istanbulu dolaştır ama ne olur beni iş yerime ulaştır” der. Taksi şöförü de, kendisini mümkün olan en kısa yoldan iş yerine ulaştırır.
Macera da burda biter...
Ama saçları hala biber gazı kokmaktadır, sabah işine gitmeye çalışan masum kadının...
30.04.2009

UğULtU

Ben aslında böle keyifli keyifli şeyler yazmak istiyorum..
Uzuuun uzuunnn yazılar...
Ama işte; gününün yarısını iş yerinde geçiren, işi masa başında oturmak olan ve eve gittiğinde de kalbi yatağında kalan bi insan olan ben; ne kadar kasarsam kasayım, sevgi pıtırcığı yazılar yazamıyorum.
Zaten oldum olası, hüzünle yaşayan biri oldum ben.. hüzün yazdırdı, hüzün konuşturdu, hüzün yaşattı...
Neşeli ve normal günlerim, hep bi geçiş dönemi gibi geldi bana. “Bu neşe içindeki gün de bitecek ve ben döneceğim yine hüznüme”
Yazamadığım zamanlarda kendimi verimsiz hissederim.. ağzımın içi kelime dolmuş gibi gelir... konuşamam, dinleyemem... hayata dahil olamam hatta... söyleyecek bişilerin varsa, sölemeden uyuyamazsın ya; ona benzer...
Edirnede okurken bi türk dili hocam vardı. Pek kıymet verirdi bana, ben de ona; bilmukabele. O, çok güsel anlatırdı bu durumu. “doğum sancısı” derdi. Kıçı kırık, tozlu, küçük ve duman altı kantinde oturur, karşılıklı sıcak bişiler içerdik onla. Bol bol konuşurduk. Bak şimdi düşünüyorum da, ne çok konuşmuşlardır hakkımızda... :)
Zaten oldum olası, düzgün konuşabilen adamlara bir hayranlık beslemişimdir. Her kim ki hitabeti güçlüdür, cümleleri düzgündür; benim ilgi alanımda olmuştur. Şimdiye kadar yaşıtlarımda ya da yaşı bana yakınlarda böle bi özellik sezmedim. Genelde benden oldukça büyük adamlarda gördüm bu yetiyi. Bunlardan biri de işte bu sözünü ettiğim hocamdı.
Bir diğeri, yine hocamdı... ama o felsefe hocamdı.. derhanede.. daha lisedeydim :)
Bir diğeri; bak o da hocamdı yaw :) ama bu kez üniversitede. Edirnede değil ama, diğerinde.. demek ki ben öğretmen seviyorum :)
Bi de; neşeli neşeli şeyler yazınca, kendimi -yazmış- hissedemiyorum ben nedense... hep böle ağır şeyler yazmam lazımmış gibi. Gerçek ifade edişimi, bu tip yazılarda sağlıyomuşum gibi... diğerlerinin zerre değeri yokmuş gibi.. misal bu yazı... şimdi bunu yazıyorum, koycam da bloga... ama yine ağzımda kelimelerle dolanacağım... kulaklarım uğuldayacak... neye yaradı, ellerimin yorulması? Neye yaradı, bunca işimin arasında, yazmak için zaman ayırmış olmam?
Sadece yazabilmek için, zamanında çok çok üzüldüğüm olayları hatırlayıp hüzünlendiğim bile olmuştur. Sanki yeni yaşamış gibi hissederek, ellerimi tuşlarda gezdirip; adeta ağlamışımdır. Bu konuda başarılı olduğumu düşünüyorum ama.. şimdi bile istesem, heybemde çok acı var.. çıkarıp kullanırım, deli gibi de yazarım. Keyif de alırım üstelik yazmaktan... derin bi nefes verir gibi, içim ferahlar.. ama söz verdim kendime.. yazmayacağım diye.. onu kullanıp yazmayacağım diye... ya kendime yeni materyaller bulmalı, ya da bi süre kulağımda uğultularla dolaşmayı göze almalıyım...
Yeni materyaller bulmaya cesaretim yok.. elimdekileri büyütmeye niyetim yok.. geçmişimdekileri çıkarmaya yüzüm yok...

Bi uğultu duyan var mı?
 
MüTeveLLi HeYeTi © 2009. BaLıK GöZüNDeN İNeK!