Starsailor geliyor.. Şu hayatta; müziği ayaklarımı en çok yerden kesen grup... En içim titreyerek dinlediğim grup... Sesindeki ağlaklığın beni de ağlattığı, yegane grup...
Peki ben onları dinleyecek miyim? Bu kadar övdükten sonra, orda olacak mıyım? Hayır! Neden peki? Çünkü anneme söz verdim.. Çünkü kardeşim ve sevgilisi ile ayvalığa gideceğim... Starsailor burda, sahnede canlı canlı “way to fall” söylerden, ben ayvalıkta aile saadeti içinde olacağım..
Yıllardır bekleyip durduğum huzurlu tatili, değişmezdim hiç bir şeye.. Starsailor hariç... Şimdi yılların hayali, gözüme küçücük görünüyor... Kalmak istiyorum, o sahnenin önünde olmak istiyorum...
Ama yapamıyorum.. Peki şimdi ne anlamı kaldı istanbulda yaşıyor olmanın, heyhat? İçim yana yana gideceğim ayvalığa işte... Ve oralarda, kulaklıktan dinleyeceğim; denize karşı...
“Don't you know you've got your Daddy's eyes? Your Daddy was an alcoholic”
Bana yaz sevgilim... Sayfalarca yaz... Satır aralarında kendimi gördüğüm yazılar biriksin elimde... Güzelliğimi, özelliğimi anlatan; güzellemeler... Olmadığım kadar güzel anlat beni.. olmadığım kadar gerçek... Senin kelimelerin, benim etim kemiğimden daha gerçek olsun.. Sen ne anlatırsan, ben ona inanayım... Senin dilinden bileyim kendimi, soranlara öyle anlatayım...
Ama gitme zamanı geldiğinde, güzelim kelimelerini silah olarak doğrultma üzerime... Canımı yakmak için kullanma.. Bilirsin sen beni, ne ağlaktır yüzümün yarısı... Dayanamaz, dökerim yüzümü oracığa...
Şimdi sev beni, sevgilim.. Kana kana sev; tenimi ayrı, ruhumu ayrı sev... Sarılmadan uyuma, öpmeden uyanma..
tutarız aklımızda; konuşmadığımız, sınırını çizmediğimiz bir ayrılık bekliyor bizi... unutamayız.. istediğimiz kadar cenneti yaşayalım şimdi... bu cenneti kendi ellerimizle sonlandırmamız gerekeceğini biliriz... zamanını bilmeyiz, konuşmayız... ben inanıyorum; aynı anda hissedecek yüreklerimiz, ayrılık vaktini... aynı anda atacak benzer adımları...
ama o zamana kadar sevgilim... yaz bana... beni nasıl sevdiğininin kanıtları kalsın elimde.. tenimdekilerin yanına kaldırmak için, başka başka sevmeler ver bana... her gün başka sev, her an aynı... sen beni sev sevgilim... gerisi detay olur...
kahve içeceğim, uzun zaman oldu o makine çalışmayalı.... ayaklarımı uzatıp, sadece müzik dinleyeceğim... masa lambamı açıp, çok dikkatli bakacağım... börek yapacağım, nohutlu... çikolaya yiyip, kendimi memnun edeceğim çok... kedilere mama koyacağım, sularını tazeleyeceğim.. ayaklarıma masaj yaptıracak, kendime şiir okutacağım... sırtımı yaslayıp da uyuyacağım.. erken uyuyacağım hem de...
ne olacak benim bu halim; a dostlar? gözlerim yarım açık, ağzım esnemekten yırtıldı yırtılacak... gözlerimden minik damlalar süzülüyor, her esneme girişimimde... ofis boş bugün, ses seda yok... iş de az zaten, bütün güne yayma çabasındayım. bu nedenle de şu aralar siestadayım :) akşam olunca nasıl enerjik oluyorum.. saatlerimiz 12'yi gösterdiğinde bile, bendeki etkisi adeta 8! bi hayat enerjisi ki, sorma gitsin. durum böle olunca, uyuma işi kalıyor gece 1'e, 2'ye.. sonra da sabah, hep aynı nakarat... şimdi mesela evde olsam.. koccaman yatağımda yatsam, uyusam... ya da modada olsam mesela... güsel bi kahvaltı etsem, denize nazır.. üstüne kahvemi içsem, sigaram eşliğinde... ya da deniz kıyısında sere serpe uzansam.. sıcacık kumların üstünde, elimde keyifli bir roman.. ya da iki ağaç arası bi hamak üstünde, rüzgarla bir o yana bir bu yana sallansam... kucağıma bi kedi kıvrılıp yatsa, mesut olsam... ama burda olmasam ya, burda olmasam!
bir kadın, ancak çok güzelse; gerçekten güzel bir gelin olur... içinin güzelliği, dışına vurur... dışının güzelliği göz kamaştırır... ben cumartesi gecesi, dünyanın en güzel gelinini gördüm... ve arkadaşım, kardeşim olduğu için; ayrıca gurur duydum... gülümsemesi kadar güzel olsun ömrü, ömrümüz...
döndüm... antalyadan evime; sıcacık konforlu yuvama döndüm! düğün güzeldi, duygusaldı, görkemliydi... ama insanın kardeşini evlendirmesi, hiç de kolay değildi... ağlayamadım bile... bi ara kınada gözlerim dolar gibi olsa da; gelin hanımın fazla rahat tavırları ve kocaman gülümsemesi, sildi aldı tüm hüznümü... o bu kadar neşeliyken, benim hüzünlenmeye hakkım olmadığını düşündüm... fazlasıyla geleneksel bir kına organizasyonuydu; öncelikle... otelimsi, motelimsi bi şeyin; bahçe kıvamındaki mekanı ile anlaşılmış, bir bağlama bir klavyeden oluşan müzik ekibi tedarik edilmişti.. biz gittiğimizde zaten çoktan oynamaktan yorgun düşmüşlerdi... ama kına için beklenmiştik yine de.. bizim ayak basmamız ile, kına ekibi hazırlandı.. elimize mumlarımızı aldık, folklor ekibi kıvamında kızımızın etrafında dönme eylemine başladık.. fakat saz ekibi bizim şarkı söylememize fırsat tanımadı hiç.. o detone sesiyle, susmak bilmedi adam.. kız da ağlamadı tabi.. kemalettin tuğcu bile, daha iyisini yapamazdı inanın... kınanın bitmesi gece 12 yi bulunca, bizler antalyada yer ayırttığımız otele gitmeye üşendik ve kemerde yerel bi pansiyonda kalmaya karar verdik... ertesi gün kız alma merasimi için yeniden kemere gelmemiz gerekecekti çünkü.. nitekim öyle yaptık; o gece kemerde kaldık.. ertesi sabah, erken olmayan bi saatte kız evine gittik. gelin kızımız çoktan kuföre gitmişti. biz de kahvaltımızı ettik ve beklemeye başladık... kuföre kemerde mi antalya da mı gitsek polemikleri neticelendirilemediği için, bütün gün mal mal oturduk; tabiri caiz ise.. ama limon ağacı altına kurulmuş bir masada , ev yapımı limonata içip köpek sevmek, paha biçilemez bi zevkti zaten.. kimse şikayetçi olmadı. gelin kuaförden gelince, koşuşturma başladı... gelinlik giydirilmesi, 6 kişinin senkronize çabaları ile nihayetlendirildi... o işlem bitince de, oğlan tarafı kızı almaya geldi zaten.. bendeniz kapıda dikildim... "aaaa kapı açılmıyo, sıkışmış" diyip de damadı yolmak için.. fakat damat yaman çıktı... pazarlığı 1 kuruştan açtı :) en son artık, gelinin annesinden aldığım emirle, elimdeki 20 küsür lira karşılığına açtım kapıyı.. bi de "kızı çok ucuza aldık" demezler mi? ah annesi öle demeyecekti ki, ben donuna kadar soyardım onu ama.. neyse... gelin odası kapısında kardeşim de bi 60 kaaat tokatlamış kendisini.. yarabbi şükür :) kız gitti biz kaldık... kuaför derdine düştük bi de.. zaman kıstılı, kuaför az.. bütün gün oturduğumuza yandık.. sonrasında cengaver arkadaşlarca kufaöre götürüldük, özenle geri getirildik. apar topar giyindik, makyajları bile yapmadan yola koyulduk.. anam yol 1,5 saat sürdü.. herkes otele girerken; biz bi de kalacağımız otele, eşya yerleştirmeye gittik. apartopar makyajlar yapıldı, koştur koştur düğüne gidildi.. ama maalesef, gelinle damadın çıkışını kaçırdık.. biz tam kapıdan girerken, star wars filminin müzikleri yankılandı gecede.. "o şarkıyla çıkacam" derdi hep kardeşim. "ilk dansı o şarkıda yapıcam".. ne kadar koşsak da yetişemedik.. girdiğimizde dans ediyorlardı.. düğün boyunca yedik, içtik, eğlendik.. sonrasında antalyanın pek ciks mekanı jolly joker'e bilem gittik... sonra da bayılıp yattık... kuaförde yaptırdığım topuzdan geriye yaklaşık 50 adet firkete kaldı, şaka değil :) bu sabah da kalkıp, kahvaltı ettik ve tembel tembel bi gölgede sohbet ettik.. denize giresimiz, sıcağa çıkasımız yoktu hiç.. uçağımız da saat 5 te olduğundan, aheste beste havaalanına geldik.. fakat bahtsızlıklar bununla da son bulmadı... yarım saat rötarlı kalkan uçağımız, atatürk havalimanındaki hava trafiği yoğunluğu sebebiyle, yalova üzerinde yarım saat gezinmeye mahkum edildi.. indiğimizde de, yanaşacak apron bulamadık da, yarım saat de uçak içinde bekledik... bir antalya istanbul seferi de böylelikle 3 saat sürmüş oldu.. şimdi yorgun argın şekilde, sadece istek üzerine yazıyorum bu yazıyı.. az sonra yatacağım.. yaşlı ve yorgun kemiklerimin, dinlenmeye ihtiyacı var :) bi de istanbula gelince, nedense bu şehir beni beklemiş gibi hissettim..kemiklerime kadar içime çektim şehri.. ve bu şarkıyı da, o yüzden seçtim... keyfiniz bol olsun..
Kendimi yalnız hissettiğim zamanlarda; belki moral vermek açısından kendi kendime, “i will survive” tarzı yazılar yazmayı severim.. Zaten hep yalnız olageldiğimi, bu yalnızlığın beni sadece dirayetli kıldığını kendime hatırlatacak yazılar... Çamurlu yollarda yaptığım yürüyüşlerden bahseden... Çamura saplanmalarımdan, bir dala tutunmaksızın çıkışlarımdan çamurlardan.. Bir dahaki sefere; bir de topuklu çizmelerle geçişimi, yollardan.. Ayak izlerimi takip edişimi, kendi kendime konuşur gibi... Benden başkasının ayak izinin olmayışını... Yürünemeyecek kadar berbat haldeki yollara,topuklu ayakkabılarım ile dimdik ve sarsılmadan basıp geçtiğimi; geçip gittiğimi anlatan yazılar...
Engebeler ve çamurlar; zor gelse de başta... Vaad edilen otobanları reddetmenize sebep olabilir... Korkutabilir fazla kusursuzluk... Kaymak gibi yollarda, düşme tehlikesi yaşamadan yürümek hayal bile edilemez bişeyken, seçenek haline geliverse; reddedilen seçenek olarak sonuçlanır.. Bu bünye; bunca çamurdan sonra, otobanda yürüyemez...
Son zamanlarda çok düşünür oldum... Rahat etmek adına verdiğimiz her uğraş, korkak yapmıyor mu bizi? Kötü hale düşmekten, kötüden korkar oluyoruz.. Öğrenciyken okuldan eve 10 kilometre yürürken misal; şimdi bakkala bile arabayla giden bi neslin evlatlarıyız.. Ve o arabayı kaybetmemek için canımızı dişimize takarız... O arabanın bedeli 5 panik atak çünkü (bi sigorta şirketi reklam metninden alıntıdır)
Soyutlayacağım kendimi bu aralar tüm bu hayhuydan... Ne otobanda yürüyecek cesaretim, ne çamurlarda mücadele edebilecek takatim var.. Ben şu aralar bir pamuk helva öbeğinin üstünde takılıyorum... Beyaz, kocaman bi pamuk helva... Ne kadar yürürsem yürüyeyim, ayaklarımın acımayacığını bildiğim.. Ne kadar çabalarsam çabalayayım, uzaklaşamayacağım bi pamuk helva... Konforlu, yumuşak ve doğası gereği sevgi dolu... Kendime kıysam bile;o bana kıyamadığından, yumuşacık yakalayan beni.... Sadece lunaparklarda vardılar eskiden, şimdi her yerde varmış.. Çok mutluyum... Bi süre daha böle gitsin istiyorum. Bi süre daha, çok değil.. Ne olur kimse beni düşünmeye sevketmesin...
efenim bugün Antalya'ya gidiyorum ben... en yakın, en güsel, en kıymetli arkadaşımın; kardeşimin düğününe... cuma akşamı kına, cumartesi düğün...
inanması güç.. bekarlığa veda partisini yaptık geçen hafta; kadıköy buddha'da... kulağına eğilip, "bu mekanda bunları da mı konuşacaktık" dedim.. biz o mekanda ne adamları konuştuk, ne kalp atışları yaşadık yerli yersiz.. o mekana gerek yok gerçi... neler yaşadık, nelere güldük... hem ne biçim güldük; o biçim ağladık...
az önce hesap ettim de... 16 sene olmuş; ben onu kardeşim kabul edeli... üstelik hiç kısa pantalon anımız da yok... aklın başta olduğu yıllara dair anılar hep.. sonra da bi çıkarımda bulundum, heyhat...
birinden bahsederken, "16 yıllık dostum" diyebiliyorsan; yaşlanmışsındır...
yarının, çocukken kurduğumuz hayaller kadar güsel olsun kardeşim... güsel kardeşim...
sevgili blog: seni bir süredir ihmal ettiğimi; sadece ihmal etmemiş görünmek için saçma sapan şeyler yazdığımı biliyorum. ama bu bi süre daha böle gidecek sanırım. çünkü ben bu yorgunlukla, ancak 10 günde fln toparlanırım. sevgili okuyucu: haftasonu antalyadayım. cuma akşamı il sınırına girecek, pazar akşamı istanbula döneceğim... hayranlarıma duyrulur :p düğün dernek sebebiyle gidiyorum, tatil değil... geline altınını takıp gelicem :D dönüşümün muhteşem olacağını umud ediyorum. hayatında bişiler olurken, bi başka şey yapamayanlardanım ben... (misal: sakız çiğnerken yürüyememek, gitar çalarken şarkı söleyememek) o sebepten, zaman veremesem de; sen benim gelip geçmeyecek tek sahipliğimsin der, yerden selamlarım :)
ne yapmakta olduğum hakkında hiç bir fikrim yok şu aralar.. şuursuzca, ordan oraya sürükleniyorum sadece... dilim bişi şey söylerken, kalbim başka şey söylüyor.. ve mantığımın temsilcisi dilim; hep kaybediyor...
hayatım boyunca kalbimin sesini dinledim ben.. her tür önemli kararda, içimden geleni yaptım... hep de zararlı çıktım ama... hep üzüldüm sonunda.. "bi dahaki sefere, mantığımı dinleyeceğim" dedim hep; sonuç hüsran..
şu aralar da yine akıl ve kalp arasında gidip geliyorum.. ama bu kez aklıma yol gösteren de kalbim.. kendi kendine yeniliyor, ne olursa olsun kaybediyorum...
içimde fırtınalar kopuyor be blog... kendi sesimi duyamıyorum... ne zaman gözlerimi kapasam, hep aynı şeyi görüyorum...
aslında sevmiyorum böle yazılar yazmayı.. tahmin ediyorum ki, sen de sevmiyorsun okuyucu.. ama kalbim yaz derken, aklım istediği kadar "sevmiyorlar okumayı, yazma" desin.. ben hep kalbime yeniliyorum.. seni de çığrından çıkarıyorum, biliyorum... ama şu aralar başka bişi yok aklımda... ondan yazıyorum..
ama geçecek... çok yakında bitecek... sözleştik kalbimle; bana daha fazla eziyet etmeyecek, birazcık yola gelecek... çok yakında, hepsi geçecek...
yalnızlık; paylaşmaya kıyamadığın özelliklerin kadar seninle.. oturup saatlerce okuyup öğrendiklerini birilerine anlatmazsan, yalnızsındır.. saatler süren emeklerini, 10 dakkada başka birine aktarmak kendine haksızlık gibi gelirse; yalnızsın... senelerdir yalnızım ben.. senelerdir bunun acısını çeker dururum. sık sık da sölerim; şunu anlayan, bunu bilen birini isterim diye... farkediyorum ki, ben yapabilirim.. hayatım boyunca herşeyi kendim yaptığım gibi; aradığım adamı da kendim yaratabilirim...
ben yüzlerce kitap okudum sevgilim... yüzlerce film izledim.. sergilere, konserlere gittim... işin ustalarından; işin -nasıl-ını dinledim.. ben kendimden küçük bi mükemmel yarattım..
gel şimdi otur karşıma.. hepsini sana en başından anlatacağım... kendi bildiğimi, sana aktaracağım.. seni bana ait kılacağım.. senden kırpıp yıldızlar yapacağım... :)
lisedeyken, benim için çok çok özel bi şarkıydı bu.. nedense dünden beri aklımda hep.. buldum indirdim, sürekli dinledim bugün... siz de dinleyin istedim.. ama maalesef adam gibi bi klibini bulamadım. o dönemde klip çekilmemişti bu şarkıya.. görüntüye değil, şarkıya odaklanın; olur mu?
bugün doğumgünüm benim.. yeni gün itibari ile... kutlu mu? bence değil.. eskiyor işte heyecanlar.. yaşlanmaktan korkmak değil.. üzülmek değil.. heyecanlı değilim işte.. her heyecanı, her mutluluğu tükettiğim gibi; bunu da tüketmişim zamanla... bohem bi şair olup, entel dantel acılarla süslü bişiler yazabilmek isterdim.. ama sanırım o kadar bile önem arzetmiyor benim için. 18 yaşıma girerken Teoman'ı dinlemiştik mesela.. "bugün benim doğumgünüm / hem sarhoşum, hem yastayım / bir bar taburesi üstünde / babamın öldüğü yaştayım" demişti; neşeyle eşlik etmiştik. sanki ne acılara gark olmuşuz gibi.. yüzümüzde çok bilmiş fakat cahil bir ifade ile... o zaman anlamlıydı.. sadece 17 kez yaşanmıştı.. şimdi öle mi? 28 yaşıma girdim bu gece.. 27 yıl yaşadım... 27 kez pastalardan mumlar üfledim.. artık sıkıldım... ama mecburuz işte.. bir ritüel daha gerçeleşsin, açılsın perde, yansın ışıklar.. apansızın gelen pastalara çok şaşıralım.. doğumgünümüzü hatırlayanlara gülümseyerek teşekkür edelim... ve dua edelim ki çabuk bitsin.. kapansın perde, gitsin kalabalıklar... bir tek dileklerden vazgeçmeyeceğim sanırım. sadece doğumgünü mumlarını üflerken bişiler dilemeye hakkım varmış gibi hissederim.. ve ne dileyeceğim çok aşikar :) herkese mutlu yıllar...