nice haksızlıklar, nice acılar var şu hayatta..
kardeşim ile oturduk bu gece ve kendi ailemizden başlayarak, geçmişe doğru gittik adım adım..
bizim görmemiz mümkün olmayan lakin tarihin çarşaf çarşaf yazdığı, bizim durumumuzda çarşaflara ne hacet bir geçmişi konuştuk..
ben bilerek apolitik kalmayı seçtim yıllar yılı; hala da öyleyimdir.. lakin kardeşim öyle olmadı, olamadı.. ben babamın genlerini, o ise anneminkileri taşıyor ne de olsa...
tarih; kim ne derse dersin, göreceli bir kavram.. nereden baktığınla o kadar ilintili ki.. bir an sol kolun inmemecesine havada uyumaya razıyken; diğer bir an "gereken buydu" nun huzurunda rahatlayabiliyorsun..ben rahatlayabiliyorum belki de.. omurgasızım çünkü :) ben, bana dokunmayan yılana ömür biçmeye hevesli olmayanlardanım.. ama taraf olmayı çok önce seçmiş olanlar, kafalarında taraf olma gerekçelerini çok çok iyi hazırlamışlar yıllar yılı... ben tırnaklarımı törpüler iken, onlar empatinin ..mına koymuşlar.. hesaplaşmışlar, düşünmüşler, uykusuzluklarla savaşmışlar.. nihayetinde bir taraf belirlemişler ve neden o tarafta olduklarına dair kapı gibi sebeplerini taşımışlar senelerce, "bi soran olur" diyerekten.. yılların tozlu sorusunu ancak benim kadar cahili sorar zaten.. o tozlu cümleler de ancak benim gibilerin üstünde parlatılabilir..
ben, sadece vicdanının pusulasını kıble almış insanım... empati yapamam ama gözlerimi kapatırsam yaşanmışı yaşayabilirim.. ben; insanı acısından tanıyanlardanım..acıyı çeken her kimse, eşittir benim için.. solcusu da, tartaklandığında yazıktır bana göre, sağcısı dövüldüğünde de.. türkü de acı kayıptır neticede, kürtü de.. insan ortak paydasında.. savaş mı? o savaş benim de değil, orada öldürülen 14 yaşındaki kız çocuklarının da değil..
bir gün rüzgar tersine döner; ordakiler gelir sizin çocuklarınızı öldürürse, aynı sessiz pasif tepkiyi vereceğim. çok üzülecek ve o günün şartlarına göre pek çok kişinin karşı çıkacağı lakin yazmazsam vicdanımın uykularımı rahat bırakmayacağı yazılar yazacağım buraya.. ha; o gün de, bu gün gibi rahat etmeyecek vicdanım; ayrı..
bugün bizim çocuklarımız gidip, onların çocuklarını öldürüyor; sonra onların çocukları bizim çocuklara misilleme yapıp can alıyor.. arada kadın ve çocukların canı yanıyor, hem de her iki taraftan.. bizim penceremizden bakılınca, ölümün tarafı olmuyor..
doktor ya da öğretmen olmak istiyoruz.. hepimiz, nerede yaşadığımızın ne önemi var? sevgilimiz bize sürpriz evlenme teklif etsin istiyoruz, çocuklarımıza koyacağımız adlara şimdiden karar veriyoruz, perdeler beğeniyoruz evimiz için...
öldürülmek istemiyoruz!!
gerekçesi, nedeni ne olursa olsun.. emri kim verirse versin.. yaşamak istiyoruz biz.. dinlenecek nice melodi, okunacak nice şiir, yazılacak nice ilan-ı aşk mektubu var daha muhattabına ulaşmayacak..
bu savaşın tarafı hiç olmadı ki.. anne-babalarımız zamanında sağcılar ile solcular savaşmaktaydı.. bugün türkler ile kürtler savaşıyor.. o gün nasıl ki anne-babalarımız kaybettiyse en çok şeyi, bugün de kaybedecek olan biziz.. hayallerimizden başlayıp, bugünümüz ve geleceğimizle devam edecek kayıp envanteri.. kaybedilen her can; bir parça hayal, bir parça aşk acısı, bir parça gelecek kaygısı.. kaybedilen her can, bir umudu bu ülkenin; doğduğumuz yerin ne önemi var, arkamızdan gözyaşı dökecek anamız-kardeşimiz oracıkta beklerken.. yakılan ağıtların meali kaç yazar?
oturduğumuz yerde oturuyor ve hayatımızdan şikayet edip duruyoruz. yeterince çok kazanmadığımız, terfi alamadığımız, istediğimiz şehirde yaşamadığımızla ilgili konuşup duruyoruz. hoşlandığımız kişi bize bakmıyor hatta başkasıyla çıkıyor bile olabilir.. durduğumuz yerde ağlıyor ve hiç birşey yapmıyoruz.öte yandan şikayet ettiğimiz işimizi değiştirecek cesareti kendimizde asla bulamıyor, hoşlandığımız kişiye asla açılamıyoruz. hep bir "evdeki bulgurdan olma" korkusu.. evdeki bulgur!! oysa o bulgurdan meyhane pilavı olmuyor.. olsaydı bu durumda olmazdık.. bunu göremiyoruz.. "en azından bir işim var, karnımı doyuracak parayı kazanıyorum" diyoruz.. "tamam o kanepeyi çok beğenmiş olabilirim ama çok pahali be hacı.. onun yerine köşedeki dükkandan bi çekyat alırsam yatak olarak da kullanır kar ederim" diyor; hep vitrinden bakıyoruz. evet belki o bizim iki aylık maaşımız ediyor ama o kanepe olmadan asla evimiz istediğimiz ev olmayacak, bilmiyoruz.. istemediğimiz bir evde, istemediğimiz bir kanepede, istemediğimiz bir hayatın uykusunu uyuyarak ertesi gün gideceğimiz istemediğimiz işimize hazırlanıyoruz.
böyle böyle şizofren oluyoruz. yaşadığımız hayatın yanına, hayalini kurduğumuz hayatı da ekliyoruz. hayal kurarak başladığımız hadise, gerçeğe dönüşüyor yavaş yavaş. elde edemediğimiz her karşı cins ile hayallerimizdeki kişi sayesinde ilişkiler yaşıyoruz. ondan sıkılıyor bir başkası ile birlikte olmaya başlıyoruz. o hatıra birikiyor hafızamızda.. nefret ettiğimiz işimizi bırakıyoruz alternatif hayatımızda, yepyeni ve bol maaşlı bir iş buluyoruz. sonra onu daha büyük bir kariyer için bırakıp, bir yerlere müdürler olmaya gidiyoruz.. bu anı da birikiyor.. bir bakmışız, yaşadığımız tüm o boktan hayatın yanında bir de alternatif hayat yaratmışız. istediği kişi ile yürüttüğü güzel bir beraberliği olan, severek yaptığı bir işte çalışan ve güzel para kazanan biri oluvermişiz. evi istediği mobilyalarla dolu, istediği yerde oturan, istediği kadar kişinin ilahı olmuş, dostlarının gözbebeği...
sadece geceleri yatınca rüyaya dalmak ve mutlu uyumak için çağırdığımız bu alternatif hayat, gerçeğinden ağır basmaya başladıkça; daha fazla zaman geçirmeye başlıyoruz. daha sık çağırıyor, daha sık yüzümüzü güldürsün ister oluyoruz. daha sık çağırmalar daha sık güldürüyor yüzümüzü ama "cazibe hanımın gündüz düşleri"nden ibaret oluveriyoruz...dışarıdan bakan için gün içinde boş bakıp sırıtan salağın tekine dönüşüyoruz. insanlar bizi böyle gördükçe, saygı gördüğümüz o hayatı daha çok ister oluyoruz. bu kısırdöngü olarak hayatımızdaki yerini alıyor ve battıkça batıyoruz..
oysa dibe vurmayı da bilmeli insan.. kendi -hiç-liği ile tanışabilecek kadar cesur olmalı.. kendi hiçliği çok şahsına münhasır bir hadisedir hattızahında.. kim görebilir, kim hesap sorabilir ki? o hiçliğin derinlerinden korkmamalı.. ortada bir yerde; yarı şizofren takılıp nefessiz kalmaktansa, bi gayret dibe kadar vurup son çırpınış ile ayaklarını çırpmayı becermeli.. ya mücadele etmez, evdeki bulgurun peşine düşer, sonsuza dek daha aşağıları görmeden ama yukarı çıkma umudu da barındırmadan ortada yaşar gidersin; ya da onca zamandır ortada bekleyip durmaktan boşalmış olan ciğerlerinin yarattığı yerçekimi ile dibe doğru gider, son bir gayret ile ayaklarını tabana vurur ve kendini yukarı itersin.. o itiş belki seni ancak başladığın orta noktaya kadar taşıyacak ya da belki en iyi ihtimalle yüzeye çıkarıp tekrar nefes almanı sağlayacaktır..
denemeye değmez mi?
bir kere varız bu dünyada.. gittiğimizde izimiz kalmayacak. hayatımız; bir kaç kişinin hatırasında gözyaşı, bir kaç kişinin dilinde fatiha olmaktan ileri gidemeyecek. ve biliyor musunuz, kimse hayallerimizi merak etmeyecek! anneniz, size isteyerek mi hamile kaldı acaba? babanız belki de kız çocuk/erkek çocuk istedi hep ve siz hayalkırıklığı idiniz.. belki siz doğduğunuzda babanızın hayatı ile ilgili yapmak istediği çok şey vardı ama sizin gelişinizle herşey rafa kalktı. belki anneniz, babanızı boşamaya niyetliydi; kendisini aldattığını öğrendiğinden beri.. ama sizin yüzünüzden bir ömrü kendini aldatan bir adama küskün geçirdi.. binlerce alternatif üretemez miyiz bu konuda? şimdi bile yüzlercesini yazabilirim şuracıkta.. birileri hayallerinizi çalmadan, birileri için hayatınızı feda etmeye gözü kapalı razı olmadan; elinizden geleni yapın derim.. ölüm döşeğinde keşkeniz olmasın..
sevmediğiniz biri ile beraberseniz, yol verin gitsin.. hakettiğinizi düşündüğünüzü alamıyorsanız işinizde, alternatifleri değerlendirmekten bu kadar korkmayın.. hangi durum, şu anda yaşadığınız ömür törpüsünden daha acıklı olabilir ki!! alternatif hayatlarda mutlu olmaya çalışmayın, gerçeğini renklendirin..
dünyanın en boktan "hayatımızın kıymetini bilelim" hikayelerinden biri vardır, dinlediğimde zaman kaybı olarak baktığım ama sonra sonra kafama dank eden. kızın birine ideal erkeğini bulması için bir fırsat verirler ve bir apartmanın kapısına getirirler. derler ki her bir katta farklı özelliklerde bir adam var.. istediğini seç beğen al.. tek bir şart var; üst kata çıktığında, aşağıya inemezsin. kız ilk kata çıkar, çok yakışıklı bir adam vardır orda.. bir üst katta ne olduğunu merak ettiğinden yakışıklıyı pas geçer ve üst kata çıkar. o katta da hem yakışıklı hem de çok romantik bir adam bulur. ikinci katın ilk kattan daha iyi olması kıza umut verir ve acaba bir üst katta ne bulurum diye düşünüp merdivenlere yönelir. bir üst katta ise hem yakışıklı, hem romantik hem de çok zengin bir adam beklemektedir onu. yok artık der kız, daha ne olsun.. ama düşünmeden edemez, her çıktığım katta bir öncekinden daha iyisi ile karşılaştım, kimbilir en son katta neler beklemekte beni.. ve bir üst kata daha çıkar. son katta kendisini fakir, çirkin, kaba saba bir adam beklemektedir ve geri dönme şansı da kalmamıştır artık. o adamla evlenmek zorundadır.
hayatımız aslında bu hikayenin özeti gibi değil mi? az para kazandığımız için bir üst kata çıkarız ve daha fazla kazanma şansı sunulur bize.. merak ederiz bir üst katı ve orada hem iyi kazanılacak bir iş hem de hayallerimizin aşkı beklemektedir. bir üst katı merak etmez mi kim olsa?? işte %90 ımız merak ettiği halde "çok şükür" deyip o katta kalıyor aslında.. bir üst katta çok para, hayallerin aşkı ve başka neler bekliyor belki bizi.. asla öğrenemiyoruz.. elimizdeki yakışıklıyı kaybetmek istemediğimizden, yakışıklı ve zengin adamı kaçırıyoruz:. oysa denediği halde kaybetmek, hiç denemeden kaybetmekten daha cesurca değil mi? yarın bir gün ölüm döşeğinde, kendine hesap vermeye çalışırken "en azından denedim" diyebilmek o kadar önemli ki!!
kendinize; bu yetersiz ama güvenli hayattan daha fazlasını borçlusunuz! hatta sizin için hayallerinden vazgeçmek durumunda kalan anne babalarınıza da borçlusunuz bunu.. bir kere dibe vurmaktan hiçbir şey olmaz. yapılan ilk hatanın her zaman telafisi vardır.. hele de bunca yılı hata yapma korkusu ile sıfır hata geçirmiş sizlerin affedilmeye hazır bir öz geçmişiniz bile hazırdır.. bir hata yapın, vurun dibe, bakalım antremansız ciğerleriniz sizi yüzeye çıkarabilecek mi?
ama bir de çıkarırsa.. yepyeni bir hayat... hakkaten bak, bi düşün.. denemeye değmez mi???
böyle böyle şizofren oluyoruz. yaşadığımız hayatın yanına, hayalini kurduğumuz hayatı da ekliyoruz. hayal kurarak başladığımız hadise, gerçeğe dönüşüyor yavaş yavaş. elde edemediğimiz her karşı cins ile hayallerimizdeki kişi sayesinde ilişkiler yaşıyoruz. ondan sıkılıyor bir başkası ile birlikte olmaya başlıyoruz. o hatıra birikiyor hafızamızda.. nefret ettiğimiz işimizi bırakıyoruz alternatif hayatımızda, yepyeni ve bol maaşlı bir iş buluyoruz. sonra onu daha büyük bir kariyer için bırakıp, bir yerlere müdürler olmaya gidiyoruz.. bu anı da birikiyor.. bir bakmışız, yaşadığımız tüm o boktan hayatın yanında bir de alternatif hayat yaratmışız. istediği kişi ile yürüttüğü güzel bir beraberliği olan, severek yaptığı bir işte çalışan ve güzel para kazanan biri oluvermişiz. evi istediği mobilyalarla dolu, istediği yerde oturan, istediği kadar kişinin ilahı olmuş, dostlarının gözbebeği...
sadece geceleri yatınca rüyaya dalmak ve mutlu uyumak için çağırdığımız bu alternatif hayat, gerçeğinden ağır basmaya başladıkça; daha fazla zaman geçirmeye başlıyoruz. daha sık çağırıyor, daha sık yüzümüzü güldürsün ister oluyoruz. daha sık çağırmalar daha sık güldürüyor yüzümüzü ama "cazibe hanımın gündüz düşleri"nden ibaret oluveriyoruz...dışarıdan bakan için gün içinde boş bakıp sırıtan salağın tekine dönüşüyoruz. insanlar bizi böyle gördükçe, saygı gördüğümüz o hayatı daha çok ister oluyoruz. bu kısırdöngü olarak hayatımızdaki yerini alıyor ve battıkça batıyoruz..
oysa dibe vurmayı da bilmeli insan.. kendi -hiç-liği ile tanışabilecek kadar cesur olmalı.. kendi hiçliği çok şahsına münhasır bir hadisedir hattızahında.. kim görebilir, kim hesap sorabilir ki? o hiçliğin derinlerinden korkmamalı.. ortada bir yerde; yarı şizofren takılıp nefessiz kalmaktansa, bi gayret dibe kadar vurup son çırpınış ile ayaklarını çırpmayı becermeli.. ya mücadele etmez, evdeki bulgurun peşine düşer, sonsuza dek daha aşağıları görmeden ama yukarı çıkma umudu da barındırmadan ortada yaşar gidersin; ya da onca zamandır ortada bekleyip durmaktan boşalmış olan ciğerlerinin yarattığı yerçekimi ile dibe doğru gider, son bir gayret ile ayaklarını tabana vurur ve kendini yukarı itersin.. o itiş belki seni ancak başladığın orta noktaya kadar taşıyacak ya da belki en iyi ihtimalle yüzeye çıkarıp tekrar nefes almanı sağlayacaktır..
denemeye değmez mi?
bir kere varız bu dünyada.. gittiğimizde izimiz kalmayacak. hayatımız; bir kaç kişinin hatırasında gözyaşı, bir kaç kişinin dilinde fatiha olmaktan ileri gidemeyecek. ve biliyor musunuz, kimse hayallerimizi merak etmeyecek! anneniz, size isteyerek mi hamile kaldı acaba? babanız belki de kız çocuk/erkek çocuk istedi hep ve siz hayalkırıklığı idiniz.. belki siz doğduğunuzda babanızın hayatı ile ilgili yapmak istediği çok şey vardı ama sizin gelişinizle herşey rafa kalktı. belki anneniz, babanızı boşamaya niyetliydi; kendisini aldattığını öğrendiğinden beri.. ama sizin yüzünüzden bir ömrü kendini aldatan bir adama küskün geçirdi.. binlerce alternatif üretemez miyiz bu konuda? şimdi bile yüzlercesini yazabilirim şuracıkta.. birileri hayallerinizi çalmadan, birileri için hayatınızı feda etmeye gözü kapalı razı olmadan; elinizden geleni yapın derim.. ölüm döşeğinde keşkeniz olmasın..
sevmediğiniz biri ile beraberseniz, yol verin gitsin.. hakettiğinizi düşündüğünüzü alamıyorsanız işinizde, alternatifleri değerlendirmekten bu kadar korkmayın.. hangi durum, şu anda yaşadığınız ömür törpüsünden daha acıklı olabilir ki!! alternatif hayatlarda mutlu olmaya çalışmayın, gerçeğini renklendirin..
dünyanın en boktan "hayatımızın kıymetini bilelim" hikayelerinden biri vardır, dinlediğimde zaman kaybı olarak baktığım ama sonra sonra kafama dank eden. kızın birine ideal erkeğini bulması için bir fırsat verirler ve bir apartmanın kapısına getirirler. derler ki her bir katta farklı özelliklerde bir adam var.. istediğini seç beğen al.. tek bir şart var; üst kata çıktığında, aşağıya inemezsin. kız ilk kata çıkar, çok yakışıklı bir adam vardır orda.. bir üst katta ne olduğunu merak ettiğinden yakışıklıyı pas geçer ve üst kata çıkar. o katta da hem yakışıklı hem de çok romantik bir adam bulur. ikinci katın ilk kattan daha iyi olması kıza umut verir ve acaba bir üst katta ne bulurum diye düşünüp merdivenlere yönelir. bir üst katta ise hem yakışıklı, hem romantik hem de çok zengin bir adam beklemektedir onu. yok artık der kız, daha ne olsun.. ama düşünmeden edemez, her çıktığım katta bir öncekinden daha iyisi ile karşılaştım, kimbilir en son katta neler beklemekte beni.. ve bir üst kata daha çıkar. son katta kendisini fakir, çirkin, kaba saba bir adam beklemektedir ve geri dönme şansı da kalmamıştır artık. o adamla evlenmek zorundadır.
hayatımız aslında bu hikayenin özeti gibi değil mi? az para kazandığımız için bir üst kata çıkarız ve daha fazla kazanma şansı sunulur bize.. merak ederiz bir üst katı ve orada hem iyi kazanılacak bir iş hem de hayallerimizin aşkı beklemektedir. bir üst katı merak etmez mi kim olsa?? işte %90 ımız merak ettiği halde "çok şükür" deyip o katta kalıyor aslında.. bir üst katta çok para, hayallerin aşkı ve başka neler bekliyor belki bizi.. asla öğrenemiyoruz.. elimizdeki yakışıklıyı kaybetmek istemediğimizden, yakışıklı ve zengin adamı kaçırıyoruz:. oysa denediği halde kaybetmek, hiç denemeden kaybetmekten daha cesurca değil mi? yarın bir gün ölüm döşeğinde, kendine hesap vermeye çalışırken "en azından denedim" diyebilmek o kadar önemli ki!!
kendinize; bu yetersiz ama güvenli hayattan daha fazlasını borçlusunuz! hatta sizin için hayallerinden vazgeçmek durumunda kalan anne babalarınıza da borçlusunuz bunu.. bir kere dibe vurmaktan hiçbir şey olmaz. yapılan ilk hatanın her zaman telafisi vardır.. hele de bunca yılı hata yapma korkusu ile sıfır hata geçirmiş sizlerin affedilmeye hazır bir öz geçmişiniz bile hazırdır.. bir hata yapın, vurun dibe, bakalım antremansız ciğerleriniz sizi yüzeye çıkarabilecek mi?
ama bir de çıkarırsa.. yepyeni bir hayat... hakkaten bak, bi düşün.. denemeye değmez mi???
akciğer kanseri..
küçük hücreli dışı, lenf metastazı..
cerrahi operasyon şansı yok..
kemoterapi-radyoterapi kombinasyonu..
yarın heyet karar verecek, nasıl olacağına..
cumartesi beyin için petscan.. o kadar da uzak metastaz var mı araması..
annem
küçük hücreli dışı, lenf metastazı..
cerrahi operasyon şansı yok..
kemoterapi-radyoterapi kombinasyonu..
yarın heyet karar verecek, nasıl olacağına..
cumartesi beyin için petscan.. o kadar da uzak metastaz var mı araması..
annem
bir süredir kafamı hiçbirşeyle meşgul edemiyorum..
sabahtan akşama kadar pc başında oturuyorum, işe gitmediğim zamanlarda.. dizi izliyorum, oyun oynuyorum.. ama kafamı toplayıp hiçbişi düşünemiyorum..
düşünmek de istemiyorum aslında.. ne zaman düşünmeye kalksam, aklıma hep kötü şeyler geliyor.. hep en kötü senaryolar.. bu sebepten de rahat bıraktım kendimi.. boşluğa bıraktım..
zaten bişi kalmadı. yarın saat 14.00 civarında herşey belli olacak..
o zaman ne bişiler kurmama ne de herşeyin en kötüsünü düşünmeme gerek kalacak.. en iyisi ya da en kötüsü.. başımıza gelmiş olacak ve savaşmanın bir yolunu bulmamız gerekecek..
o süreçte zaten çok fazla düşüneceğim için de, şimdi beynimi nadasa bırakmanın bi sakıncası yok sanıyorum..
herkes yapayalnız aslında..
ne kadar da anlatsan derdini en yakınlarına, ateş düştüğü yeri yakıyor sonuçta..
e bir de biz.. ne kadar içimiz dağlansa da, yaşayan kadar etkilenmiyoruz sonuçta..
o nasıl geçirecek acaba bu geceyi? uyuyabilecek mi? nasıl korkuyordur kim bilir?
acılarımız bile bencilce.. "allahım bana bunu yaşatma" diye dua ediyorum günlerdir.. yine başrolde ben..
allahım, asıl ona bunu yaşatma..
ona bunu yaşatma...
pazarlık yapmaya kalksam, ortaya koyacak hiçbirşeyim de yok..
pazarlık yok..
çok içten bir yakarış sadece..
yarın o telefon çaldığında, bana iyi haberler duymayı nasip et..
sabahtan akşama kadar pc başında oturuyorum, işe gitmediğim zamanlarda.. dizi izliyorum, oyun oynuyorum.. ama kafamı toplayıp hiçbişi düşünemiyorum..
düşünmek de istemiyorum aslında.. ne zaman düşünmeye kalksam, aklıma hep kötü şeyler geliyor.. hep en kötü senaryolar.. bu sebepten de rahat bıraktım kendimi.. boşluğa bıraktım..
zaten bişi kalmadı. yarın saat 14.00 civarında herşey belli olacak..
o zaman ne bişiler kurmama ne de herşeyin en kötüsünü düşünmeme gerek kalacak.. en iyisi ya da en kötüsü.. başımıza gelmiş olacak ve savaşmanın bir yolunu bulmamız gerekecek..
o süreçte zaten çok fazla düşüneceğim için de, şimdi beynimi nadasa bırakmanın bi sakıncası yok sanıyorum..
herkes yapayalnız aslında..
ne kadar da anlatsan derdini en yakınlarına, ateş düştüğü yeri yakıyor sonuçta..
e bir de biz.. ne kadar içimiz dağlansa da, yaşayan kadar etkilenmiyoruz sonuçta..
o nasıl geçirecek acaba bu geceyi? uyuyabilecek mi? nasıl korkuyordur kim bilir?
acılarımız bile bencilce.. "allahım bana bunu yaşatma" diye dua ediyorum günlerdir.. yine başrolde ben..
allahım, asıl ona bunu yaşatma..
ona bunu yaşatma...
pazarlık yapmaya kalksam, ortaya koyacak hiçbirşeyim de yok..
pazarlık yok..
çok içten bir yakarış sadece..
yarın o telefon çaldığında, bana iyi haberler duymayı nasip et..
insan kaç yaşında tanışıyordu aşk acısıyla?
öğrencilerimin facebook'ta paylaştıkları şarkılar ya da ettikleri kelamlar; boylarından, yaşlarından büyük acılar taşıyorlarmış gibi...
bazılarında gülüp geçiyorum ama bazıları var, üzülüyorum...
kıyamıyorum, onlar daha çocuk...
bunları hissedemiyor olmaları lazım.. bu yaşta, daha bu kadar çocukken...
öğrencilerimin facebook'ta paylaştıkları şarkılar ya da ettikleri kelamlar; boylarından, yaşlarından büyük acılar taşıyorlarmış gibi...
bazılarında gülüp geçiyorum ama bazıları var, üzülüyorum...
kıyamıyorum, onlar daha çocuk...
bunları hissedemiyor olmaları lazım.. bu yaşta, daha bu kadar çocukken...
şimdi böle, dertler tasalar fln..
hepsi boş aslında.
hani derler ya "yeni yılda sağlık mutluluk"..
sağlık önemli..
ben her yılbaşı saat tam 12 olduğunda, yeni yıl için bir dilek tutarım.. gözlerimi sımsıkı yumar, ciddi konsantre olur ve derin bir nefes alıp yeni yılda olmasını istediğim şeyi içimden tekrarlarım.. hani evrene mesaj gönderme şeysi.. unutkan olduğumdan, her sene ne dilediğimi unuturum ama.. o yüzden bilmiyorum gerçekleşir mi, gerçekleşmez mi.. ama bu yıl sağlık diledim, göz kapaklarımı yırtarcasına yumarak.. umuttan ziyade pazarlık havasında.. daha bi yalvarır gibi..
annem iyi olsun..
başka herşey hallolur..
N'olur...
hepsi boş aslında.
hani derler ya "yeni yılda sağlık mutluluk"..
sağlık önemli..
ben her yılbaşı saat tam 12 olduğunda, yeni yıl için bir dilek tutarım.. gözlerimi sımsıkı yumar, ciddi konsantre olur ve derin bir nefes alıp yeni yılda olmasını istediğim şeyi içimden tekrarlarım.. hani evrene mesaj gönderme şeysi.. unutkan olduğumdan, her sene ne dilediğimi unuturum ama.. o yüzden bilmiyorum gerçekleşir mi, gerçekleşmez mi.. ama bu yıl sağlık diledim, göz kapaklarımı yırtarcasına yumarak.. umuttan ziyade pazarlık havasında.. daha bi yalvarır gibi..
annem iyi olsun..
başka herşey hallolur..
N'olur...
bugün, ilk defa gerçekten ciddi bir girişimde bulundum sigarayı bırakmak adına..
doktora gittik, kocam ile..
nedir dedik hocam bu işin sırrı, nasıl bırakılır bu meret?
öle kolay değil dedi o da bize..
gidin önce bi kolunuzu delsinler, zaten azıcık olup da size bile yetmeyen kanınızı alsınlar..
sonra gidin, içinizi dışını radrasyona maruz bırakıp bir resmetsinler..
sonraaa... kalbinizin içinde birbirinizden başka nelere yer var onu da bi öğrenelim.. kolunuza bacağına çiçek ıslatma fısfısı ile su sıkıp garip mandallar bağlasınlar..
başkaaa... gidin bi garip alete, adeta son nefesinizi verir gibi üfleyin. tabi o üflediğiniz aletin başında bekleyen abla da cehennem zebanisine benzesin ki, son nefes benzetmesi yerini bulsun..
eh bi de "aldık bunu işe ama ne iş yaptırsak bilemedik" dediğimiz biri var. hah, gidin ona iş olun, kursağından helal lokma geçsin. bi kağıtlar vercem size ama sakın siz okumayın. bırakın o size okusun. sevaptır adamı zorda bırakmayın..
gık demedik yeminle, ne derse yaptık.. sonra sonuçlarımızı almaya gitmek için bile üşenmedik, yokuşlar tırmandık. kapısına dayandık..
evet, sigarayı bıraksak ne güzel olurmuş.. bunun için etrafımızdaki herkesi haberdar etcekmişiz. bakın burdan sölüyorum size, biz sigarayı bırakmaya çalışıyoruz :))
sonracığıma; aklımıza sigara içmek düştüğünde önce iki yudum su içecekmişiz ondan 2 dk. sonra fln sigara içcekmişiz. ona da tamam.
kahveden sonra sigara içmeden önce meyve yicekmişiz, sonra sigara içcekmişiz. insan sigarayı kahveden sonra içmez ki kardeş, kahve ile birlikte içer demedik tabi, tıbba saygımız sonsuz..
ayrıca sigarayı sol elimizle içcekmişiz. ona da tamam.
amaaaaa, bundan böyle uzun samsun içecekmişiz!!!! hadi buyur! yahu içilir mi o sigara arkadaş!
bak öylesine iyi niyetliyiz ki, eve dönerken birer paket de uzun samsun aldık hakkaten. ama ne içtiğini anlamıyor ki insan.. biri bitince hemen ikinicisini yakası geliyor.
haaa bi de ne zaman sigara içersek not alcakmışız. nerede içtik, saat kaçta içtik, neden içtik diye.. tamam ulen! ne dersen yapıcaz.. yeter ki kurtar bizi şu meretten, aman doktor dedik..
aslında dememişiz; sadece ben demişim, kocacım o sırada doktora uyuz olmakla meşgulmüş :)) tabii ben dünyanın eeeennn güzel kadını olduğumdan, etrafıma belli bi mesafeden fazla yaklaşan her karşı cins bana aşık olduğundan zavallı doktorcağız da cazibeme kapılmaktan kendini alıkoyamamış ve bana vuruluvermiş. tüm yapılacakları bana anlatmış, benimle şakalaşmış, halimi hatrımı sormuş.. lakin kocacığıma hiç bakmamış, onun hatrını sormamış.. şimdi benim kocam bu doktora kafa atmaz mıymış :))))
tabi bütün bunlar yaşanırken komik değildi ama kocam da beni kıskandı diye sonradan eğlenceli hale geldi ne yalan söliim :)))
bu macera da böyle geçti gitii. bakalım, on gün sonra tekrar gideceğiz doktora.. elimizde sigara raporumuz ile birlikte.. ne dersiniz, kahramanlarımızı başka ne maceralar bekliyor bundan sonra?
doktora gittik, kocam ile..
nedir dedik hocam bu işin sırrı, nasıl bırakılır bu meret?
öle kolay değil dedi o da bize..
gidin önce bi kolunuzu delsinler, zaten azıcık olup da size bile yetmeyen kanınızı alsınlar..
sonra gidin, içinizi dışını radrasyona maruz bırakıp bir resmetsinler..
sonraaa... kalbinizin içinde birbirinizden başka nelere yer var onu da bi öğrenelim.. kolunuza bacağına çiçek ıslatma fısfısı ile su sıkıp garip mandallar bağlasınlar..
başkaaa... gidin bi garip alete, adeta son nefesinizi verir gibi üfleyin. tabi o üflediğiniz aletin başında bekleyen abla da cehennem zebanisine benzesin ki, son nefes benzetmesi yerini bulsun..
eh bi de "aldık bunu işe ama ne iş yaptırsak bilemedik" dediğimiz biri var. hah, gidin ona iş olun, kursağından helal lokma geçsin. bi kağıtlar vercem size ama sakın siz okumayın. bırakın o size okusun. sevaptır adamı zorda bırakmayın..
gık demedik yeminle, ne derse yaptık.. sonra sonuçlarımızı almaya gitmek için bile üşenmedik, yokuşlar tırmandık. kapısına dayandık..
evet, sigarayı bıraksak ne güzel olurmuş.. bunun için etrafımızdaki herkesi haberdar etcekmişiz. bakın burdan sölüyorum size, biz sigarayı bırakmaya çalışıyoruz :))
sonracığıma; aklımıza sigara içmek düştüğünde önce iki yudum su içecekmişiz ondan 2 dk. sonra fln sigara içcekmişiz. ona da tamam.
kahveden sonra sigara içmeden önce meyve yicekmişiz, sonra sigara içcekmişiz. insan sigarayı kahveden sonra içmez ki kardeş, kahve ile birlikte içer demedik tabi, tıbba saygımız sonsuz..
ayrıca sigarayı sol elimizle içcekmişiz. ona da tamam.
amaaaaa, bundan böyle uzun samsun içecekmişiz!!!! hadi buyur! yahu içilir mi o sigara arkadaş!
bak öylesine iyi niyetliyiz ki, eve dönerken birer paket de uzun samsun aldık hakkaten. ama ne içtiğini anlamıyor ki insan.. biri bitince hemen ikinicisini yakası geliyor.
haaa bi de ne zaman sigara içersek not alcakmışız. nerede içtik, saat kaçta içtik, neden içtik diye.. tamam ulen! ne dersen yapıcaz.. yeter ki kurtar bizi şu meretten, aman doktor dedik..
aslında dememişiz; sadece ben demişim, kocacım o sırada doktora uyuz olmakla meşgulmüş :)) tabii ben dünyanın eeeennn güzel kadını olduğumdan, etrafıma belli bi mesafeden fazla yaklaşan her karşı cins bana aşık olduğundan zavallı doktorcağız da cazibeme kapılmaktan kendini alıkoyamamış ve bana vuruluvermiş. tüm yapılacakları bana anlatmış, benimle şakalaşmış, halimi hatrımı sormuş.. lakin kocacığıma hiç bakmamış, onun hatrını sormamış.. şimdi benim kocam bu doktora kafa atmaz mıymış :))))
tabi bütün bunlar yaşanırken komik değildi ama kocam da beni kıskandı diye sonradan eğlenceli hale geldi ne yalan söliim :)))
bu macera da böyle geçti gitii. bakalım, on gün sonra tekrar gideceğiz doktora.. elimizde sigara raporumuz ile birlikte.. ne dersiniz, kahramanlarımızı başka ne maceralar bekliyor bundan sonra?
hani hobilerini sayarken "müzik dinlemek" eylemini söyleyenler var ya; ben onlara acıyorum!
yemek yaparken, internette gezinirken, kitap okurken fln dinleyenlerin de şuursuz olduğunu düşünüyorum.
müzik; başlı başına bir mesaidir. işi gücü bırakır, en fazla bir bardak/kadeh indirip kaldırabilirsin müzik dinlerken.
zaman ayırmak, dikkat kesilmek gerekir diye düşünüyorum. his işi çünkü bu.. adam yaratırken hissetti, sana da bişiler hissettirsin diye seninle paylaştı; sen soğan kokusuna meze ettin gitti, öle mi?
bak mesela, şu şarkıyı bi dinle.. ama anlattığım gibi dinle bi.. başka hiçbişey yapmadan beraberinde.. zaten sözleri de yazıyo altında, sözlerine de dikkat ederek, müziği bi içine çek.. o gitar ile piyanonun muhteşem uyumu arasında bi kaybol..
ne demeye çalıştığımı anlayacaksın o zaman işte..
çok bilinen de bi şarkı, muhtemelen daha önce çok dinledin. ama hiç dediğim gibi dinledin, ne anlatıyo bu adam dedin mi bakalım.. hadi sana bi şans, aç dinle!
not: Starsailor'a bayıldığımı sölemiş miydim??
yemek yaparken, internette gezinirken, kitap okurken fln dinleyenlerin de şuursuz olduğunu düşünüyorum.
müzik; başlı başına bir mesaidir. işi gücü bırakır, en fazla bir bardak/kadeh indirip kaldırabilirsin müzik dinlerken.
zaman ayırmak, dikkat kesilmek gerekir diye düşünüyorum. his işi çünkü bu.. adam yaratırken hissetti, sana da bişiler hissettirsin diye seninle paylaştı; sen soğan kokusuna meze ettin gitti, öle mi?
bak mesela, şu şarkıyı bi dinle.. ama anlattığım gibi dinle bi.. başka hiçbişey yapmadan beraberinde.. zaten sözleri de yazıyo altında, sözlerine de dikkat ederek, müziği bi içine çek.. o gitar ile piyanonun muhteşem uyumu arasında bi kaybol..
ne demeye çalıştığımı anlayacaksın o zaman işte..
çok bilinen de bi şarkı, muhtemelen daha önce çok dinledin. ama hiç dediğim gibi dinledin, ne anlatıyo bu adam dedin mi bakalım.. hadi sana bi şans, aç dinle!
not: Starsailor'a bayıldığımı sölemiş miydim??
ne kadar boktan bi gündü yaleppim!
çok ağladım, çok konuştum, bi de bok gibi içtim!
sora efendice sızdım.. ama tahminen 3 saat kadar uyuduktan sonra hortladım.. 23.15 civarında uyandım ve evet şu anda uyuyamıyorum. midemde iğrenç bi ağırlık var..çılgın gibi susuyorum durmaksızın ve nerdeyse 1,5 litre kola içtim uyanır uyanmaz.. ağzım felan çamur gibi yeminlen.. gözlerim ağrıyo bi de.. sanki beni bi temiz dövmüşler, bi kenara bırakmışlar gibi. başım çatlıcak sanki...
hep diyorum kendime, geçti kızım senden öle içelim hiçbişey olmasın zamanları.. içince yamuluyosun artık, bi kabul et şunu.. ağzınla iç, edebinle bırak..
çok ağladım, çok konuştum, bi de bok gibi içtim!
sora efendice sızdım.. ama tahminen 3 saat kadar uyuduktan sonra hortladım.. 23.15 civarında uyandım ve evet şu anda uyuyamıyorum. midemde iğrenç bi ağırlık var..çılgın gibi susuyorum durmaksızın ve nerdeyse 1,5 litre kola içtim uyanır uyanmaz.. ağzım felan çamur gibi yeminlen.. gözlerim ağrıyo bi de.. sanki beni bi temiz dövmüşler, bi kenara bırakmışlar gibi. başım çatlıcak sanki...
hep diyorum kendime, geçti kızım senden öle içelim hiçbişey olmasın zamanları.. içince yamuluyosun artık, bi kabul et şunu.. ağzınla iç, edebinle bırak..
dünyaya öyle bir yerden bakıyorum ki, hiç bir şey görünmüyor..
yanlış benim, seziyorum; lakin sahiplenemiyorum.
ben bu hayatta üzerime düşen herşeyi yapıyorum..
kavgaysa kavga, yenilgiyse yenilgi..
yoruluyorum, hırpalanıyorum, çok çok üzülüyorum.
ama hala daha; herkeslerin elde ettiği o güzel hayatı, elde edemiyorum..
yanlış benim, seziyorum; lakin sahiplenemiyorum........
yanlış benim, seziyorum; lakin sahiplenemiyorum.
ben bu hayatta üzerime düşen herşeyi yapıyorum..
kavgaysa kavga, yenilgiyse yenilgi..
yoruluyorum, hırpalanıyorum, çok çok üzülüyorum.
ama hala daha; herkeslerin elde ettiği o güzel hayatı, elde edemiyorum..
yanlış benim, seziyorum; lakin sahiplenemiyorum........
hiç "örtü altı sebzeciliği" nden bahseden insanlar oldu mu etrafınızda?
domates kabuğunun kalınlığına bile israil'in parmağının karıştığını konuşan peki?
yaaa, işte.. eskiden olsa varsa yoksa cost, efendime söliim rapor, maliyet, consumption vs.. o ne öle.. varsa yoksa turizm.. ama artık öle mi?
biri örtü altı sebzeciliği anlatıyor, biri limanlarda kullanılan ekipmanların yeterliliğini tartışıyor, biri ihracat yapmanın minimum gereklerini sorguluyor..
hegel'in diyalektiğini konuşan bile var, öle diim :))
çok renkli, rengarenk, adeta gökkuşağı burası.. bi de bana "gitme oraya, sen istanbula alışkınsın, sıkılırsın çok, kaçıp gelmek istersin" diyenler olmuştu buraya gelme kararı verirken.
insan böle bi ortamda sıkılabilir mi yahu?
o diil de, karşıki dağlara kar yağmış ha.. oradan eser rüzgar, bizim havamızı azcık bozsa da; burası hala güneşli sayılır. öğlen; üstümüzde uzun kollu badiler ile bahçede 1 saate yakın üşümeden oturduk mesela..
bi yağmur yağıyor ki burda arada, öle bi yağmur yook! hani dolu yağar bazen, koca koca buz kütleleri düşer yere.. işte o buz kütlelerinden daha büyük yağmur tanesi gördüm ben burda.. hiç bu kadar büyük taneli, bu kadar uzun süren ve bu kadar şiddetli yağan yağmur görmemiştim. aslında evde olup, dışarı çıkma mecburiyeti barındırmadan, elinde sıcak kahve, önünde bir ısı kaynağı ve pohidi kıyafetlerle sıcacık şekilde yağmur izleme şansım olsa benim de, belki ben de "ne güzel memleket" derim buraya. ama benim gibi işe yürüyerek gitmek zorundaysanız, hayattan bezdirici olabiliyor. ilk geldiğim zaman, ki geçen sene bu zamanlara tekabül eder, ilk iş günümde öyle bir yağmur yağmıştı işte.. ne taksi durağı bilirim ne bişey.. işe gitcem ilk gün diye düştüm yollara.. yol toplam 15-20 dk sürüyor ama yağmurda daha da uzun tabi.. altyapı diye bişi yok zaten.. tüm su yollarda birikmiş. gelip geçen arabalarda hız kesme diye bişi de yok. bi yandan yağan yağmur, bi yandan arabaların sıçrattıkları ile yaklaşık yarım saat süren yürüyüşüm sonunda kelimenin tam anlamıyla donuma kadar ıslanmıştım..sabah 08.30 dan akşam 17.30 a kadar çoraplarım kurumadı mesela o gün. ayakkabılarımın içi-dışı da öle.. o kadar üşüdüm, o kadar perişan oldum ki; ne işim var benim burda diye bile düşünmüştüm.. ama sonra tabi öğrendim taksiye nerden binilir, öle yağmurlarda ne yapılır.. okulda, yürüyerek gidip gelen tek hoca benim, diğer herkesin arabası var.. bu şartlar değişmediği sürece, bu tarz kaçma noktalarını öğrenmekten başka da şansım yok galiba..
o diil de şu araba konusunda; annemle babam daha ayrılmadan önce hatırlıyorum, babam "senelerdir çalışıyorum, bi arabam olmadı benim" diye ağlardı. en çok arabası olsun isterdi, onun için araba önemli bi semboldü... sanırım ben de daddys girl olarak onunla aynı kaderi paylaşacağım bu gidişle.. ben de 18 yaşından beri en çok araba sahibi olmak istedim. hem öle çok istedim ki; kazık kadardım, "şu yoldan geçen Passat'ları saymaya yeltensem ve 10.000 tane saysam, benim de bi tane olur mu?" diye temennilerde bulunurdum. 30 yaşına geldim hala tık yok :)) olacağına dair en ufak umudum da yok üstelik. en iyisi bu hayale ulaşamama durumu beni aşağıya çekmesin diye, belki de ben bu konudaki hayallerimi yok etmeliyim.. ne bilim...
ne diyodum, rengarenk....
domates kabuğunun kalınlığına bile israil'in parmağının karıştığını konuşan peki?
yaaa, işte.. eskiden olsa varsa yoksa cost, efendime söliim rapor, maliyet, consumption vs.. o ne öle.. varsa yoksa turizm.. ama artık öle mi?
biri örtü altı sebzeciliği anlatıyor, biri limanlarda kullanılan ekipmanların yeterliliğini tartışıyor, biri ihracat yapmanın minimum gereklerini sorguluyor..
hegel'in diyalektiğini konuşan bile var, öle diim :))
çok renkli, rengarenk, adeta gökkuşağı burası.. bi de bana "gitme oraya, sen istanbula alışkınsın, sıkılırsın çok, kaçıp gelmek istersin" diyenler olmuştu buraya gelme kararı verirken.
insan böle bi ortamda sıkılabilir mi yahu?
o diil de, karşıki dağlara kar yağmış ha.. oradan eser rüzgar, bizim havamızı azcık bozsa da; burası hala güneşli sayılır. öğlen; üstümüzde uzun kollu badiler ile bahçede 1 saate yakın üşümeden oturduk mesela..
bi yağmur yağıyor ki burda arada, öle bi yağmur yook! hani dolu yağar bazen, koca koca buz kütleleri düşer yere.. işte o buz kütlelerinden daha büyük yağmur tanesi gördüm ben burda.. hiç bu kadar büyük taneli, bu kadar uzun süren ve bu kadar şiddetli yağan yağmur görmemiştim. aslında evde olup, dışarı çıkma mecburiyeti barındırmadan, elinde sıcak kahve, önünde bir ısı kaynağı ve pohidi kıyafetlerle sıcacık şekilde yağmur izleme şansım olsa benim de, belki ben de "ne güzel memleket" derim buraya. ama benim gibi işe yürüyerek gitmek zorundaysanız, hayattan bezdirici olabiliyor. ilk geldiğim zaman, ki geçen sene bu zamanlara tekabül eder, ilk iş günümde öyle bir yağmur yağmıştı işte.. ne taksi durağı bilirim ne bişey.. işe gitcem ilk gün diye düştüm yollara.. yol toplam 15-20 dk sürüyor ama yağmurda daha da uzun tabi.. altyapı diye bişi yok zaten.. tüm su yollarda birikmiş. gelip geçen arabalarda hız kesme diye bişi de yok. bi yandan yağan yağmur, bi yandan arabaların sıçrattıkları ile yaklaşık yarım saat süren yürüyüşüm sonunda kelimenin tam anlamıyla donuma kadar ıslanmıştım..sabah 08.30 dan akşam 17.30 a kadar çoraplarım kurumadı mesela o gün. ayakkabılarımın içi-dışı da öle.. o kadar üşüdüm, o kadar perişan oldum ki; ne işim var benim burda diye bile düşünmüştüm.. ama sonra tabi öğrendim taksiye nerden binilir, öle yağmurlarda ne yapılır.. okulda, yürüyerek gidip gelen tek hoca benim, diğer herkesin arabası var.. bu şartlar değişmediği sürece, bu tarz kaçma noktalarını öğrenmekten başka da şansım yok galiba..
o diil de şu araba konusunda; annemle babam daha ayrılmadan önce hatırlıyorum, babam "senelerdir çalışıyorum, bi arabam olmadı benim" diye ağlardı. en çok arabası olsun isterdi, onun için araba önemli bi semboldü... sanırım ben de daddys girl olarak onunla aynı kaderi paylaşacağım bu gidişle.. ben de 18 yaşından beri en çok araba sahibi olmak istedim. hem öle çok istedim ki; kazık kadardım, "şu yoldan geçen Passat'ları saymaya yeltensem ve 10.000 tane saysam, benim de bi tane olur mu?" diye temennilerde bulunurdum. 30 yaşına geldim hala tık yok :)) olacağına dair en ufak umudum da yok üstelik. en iyisi bu hayale ulaşamama durumu beni aşağıya çekmesin diye, belki de ben bu konudaki hayallerimi yok etmeliyim.. ne bilim...
ne diyodum, rengarenk....
işim gücüm yokmuşcasına, tüm eski yazılarımı okudum dünden bugüne.. yahu ne kadar sıkıntılı günlerde ne güzel şeyler yazmışım.. okudukça hoşuma gitti, okudukça güldüm durdum :)
uzun zamandır o kadar güzel yazamıyorum. içerik açısından değil söylediklerim, üslup bakımından.. espriler, komiklikler, bi takım enstanteneler :)
hava yağmurlu burda bugün.. rutin olarak ruhumuz karardı felan ama geçti.. işte o eski yazıları okuyup kıkırdadıkça içim açıldı..
sınav kağıtlarını okuyorum bi yandan.. oldukça fazla komik malzeme var aslında elimde ama onları sizinle paylaşmak etik dışı :p kah gülüyorum, kah kızıyorum..
eskileri okudukça; eski işimde nasıl da sıkıldığımı, boğulduğumu bir kez daha farkettim. ve dolayısıyla şu anki işimdeki huzurumun kıymetini bi kez daha anladım.
yanımda yakınımda gençler; gülüp kıkırdayan genç kızlar, kendi üsluplarınca şakalaşan genç delikanlılar... hepsi de sana saygılı, seninle zaman geçirmeye hevesli.. insan gençleşiyor yeminle :))
hadi bu da bugünün şarkısı olsun :))
eğlenin durmayın!!!!
uzun zamandır o kadar güzel yazamıyorum. içerik açısından değil söylediklerim, üslup bakımından.. espriler, komiklikler, bi takım enstanteneler :)
hava yağmurlu burda bugün.. rutin olarak ruhumuz karardı felan ama geçti.. işte o eski yazıları okuyup kıkırdadıkça içim açıldı..
sınav kağıtlarını okuyorum bi yandan.. oldukça fazla komik malzeme var aslında elimde ama onları sizinle paylaşmak etik dışı :p kah gülüyorum, kah kızıyorum..
eskileri okudukça; eski işimde nasıl da sıkıldığımı, boğulduğumu bir kez daha farkettim. ve dolayısıyla şu anki işimdeki huzurumun kıymetini bi kez daha anladım.
yanımda yakınımda gençler; gülüp kıkırdayan genç kızlar, kendi üsluplarınca şakalaşan genç delikanlılar... hepsi de sana saygılı, seninle zaman geçirmeye hevesli.. insan gençleşiyor yeminle :))
hadi bu da bugünün şarkısı olsun :))
eğlenin durmayın!!!!
çözdüm sonunda!
devlet dairelerinde işlerin neden yürümediğini, neden hep "bugün gidip yarın gelmemiz gerektiğini" çözdüm.
insan, içinde olunca daha net görebiliyo çünkü.. özellikle "özel sektör" terbiyesi aldıysanız (ki ben buna özel sektör dayağı yemek diyorum)...
devlette; hiç bir iş, spesifik olarak birinin işi değil! evet, olay bu...
her iş ortada, artık kim yaparsa.. sen yaparsan temelli sana kalıyor, o yüzden kimse üstüne almak istemiyor.. herkes "ben beceremem" takılıyor..
hiç bir iş yürümüyor..
e her iş de birbirine bağlı maalesef.. biri -beceremeyince- sen de kendi işini yapamıyorsun.
işte böle durumlarda, dayak yemiş bi cengaver çıkıyor ve "yeter ulan; çekilin şöle, ben yaparım" diyiveriyor.
heh işte o saatten sonra artık o cengaver "her konunun uzmanı" oluveriyor.
adeta çalışmayan sifonlar bile o cengavere sorulur oluyor :)
e bu cengaver de ölümüne cengaver değil, bu olayın çarkları arasında ezilip gitmeye mahkum.. "her cengaver, stabilitenin cazibesine kapılacaktır" hah, yaz bunu da bi kenara, büyük laf :) ne oluyo sonunda, kapısına gelen her işe "ben anlamam" demeyi öğretiyor ona sistem.. sonunda her iş yine ortada.. ta ki yeni bir cengaver çıkana kadar..
şanslıysanız; devlet ile işiniz cengaver doğuşlarına denk gelir.. işte bu da en baba hayır duadır zannımca.. hani anneler der ya "allah işini rast getirsin" diye. heh işte benimki de bu :)))
devlet dairelerinde işlerin neden yürümediğini, neden hep "bugün gidip yarın gelmemiz gerektiğini" çözdüm.
insan, içinde olunca daha net görebiliyo çünkü.. özellikle "özel sektör" terbiyesi aldıysanız (ki ben buna özel sektör dayağı yemek diyorum)...
devlette; hiç bir iş, spesifik olarak birinin işi değil! evet, olay bu...
her iş ortada, artık kim yaparsa.. sen yaparsan temelli sana kalıyor, o yüzden kimse üstüne almak istemiyor.. herkes "ben beceremem" takılıyor..
hiç bir iş yürümüyor..
e her iş de birbirine bağlı maalesef.. biri -beceremeyince- sen de kendi işini yapamıyorsun.
işte böle durumlarda, dayak yemiş bi cengaver çıkıyor ve "yeter ulan; çekilin şöle, ben yaparım" diyiveriyor.
heh işte o saatten sonra artık o cengaver "her konunun uzmanı" oluveriyor.
adeta çalışmayan sifonlar bile o cengavere sorulur oluyor :)
e bu cengaver de ölümüne cengaver değil, bu olayın çarkları arasında ezilip gitmeye mahkum.. "her cengaver, stabilitenin cazibesine kapılacaktır" hah, yaz bunu da bi kenara, büyük laf :) ne oluyo sonunda, kapısına gelen her işe "ben anlamam" demeyi öğretiyor ona sistem.. sonunda her iş yine ortada.. ta ki yeni bir cengaver çıkana kadar..
şanslıysanız; devlet ile işiniz cengaver doğuşlarına denk gelir.. işte bu da en baba hayır duadır zannımca.. hani anneler der ya "allah işini rast getirsin" diye. heh işte benimki de bu :)))
kendimi tekrarladığımın farkındayım ama...
kim antalya sıcak memleket dediyse b..k yemiş! donuyoruz burda yahu! ufo denen zımbırtı, ruhumdan, kalbimden, kocamdan daha yakın bana :) onunla yatıp onunla kalkmak, onu her gittiğim yere yanımda taşımak istiyorum!!
"nasıl olsa antalya sıcak yaee, ısıtma tesisatı yapmaya ne gerek var" diyen yetkiliyi bi bulsam; alıcam yetkilerini elinden, elleri bomboş kalıcak! istanbulun doğalgazını, kombisini seveyim..
ısıtma sistemi olmadığı gibi (ya da bundan mütevellit), su ısıtma sistemi de yok! günısı diye bişi var. aman ne kadar çevreciyiz efeeem.. güneş enerjisi ile ısıtıyoruz suyumuzu her daim, çevreyi koruyor, penguenleri kutuplarda üşütmüyoruz. ama biz burda üşüyoruz, smokinli bıdıklar! ısınmıyor arkadaş o su! sıcak su musluğundan ipten hallice bi su akıyor, çoğalması için soğuk su musluğunu açmak icap ediyor ve fakat insanın eli gitmiyor! zaten banyo da buz gibi..
velhasıl kelam; son günlerde biraz pis gezmek zorunda kaldım, gücüme gidiyor! zaten saçlarım ince telli böle, yağlanıyor çabucak.. sanırsın evsizim, homelessım.. böle bi zor durumdayım...
tüm isyanım buna aslında benim, büyütülecek bişi değil. bi ufak doğalgaz anlaşmasına bakar ecnebi memleketleriyle.. ufak bi boru hattı ihalesi.. azıcık altyapı fln. maksat gelecek nesiller üşümesin. kendim için bişi istiyosam namerdim :)
ama maalesef bu güzel insanların temsili artık yok..
bu durumda zaten ölmeyin :))
çok isterdim bu adamlardan dinlemeyi, şöle kanlı canlı..
maalesef mezarda takladan başka şansım yok şu durumda :p
ama şöle de bi durum var ki; bu insanın içini acıtan müzikal, şu videoyu izlediğimden beri artık benim için eski romantizmine sahip değil. her dinleyişimde bu sözler geliyor aklıma, başka türlü dinleyemez oldum.. ehu :))
"ne yazık ki, dansözler burs almalı" eki eki :))
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
